Kategori: Hz.Muhammed S.A.V.

3.Bölüm

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Ey Cebrail! Beni Rabbım Teala ve tekaddes Hazretleri niçin davet ediyor?” dedi.

Cebrail Aleyhisselam da: “Öyle ki, Allah, Senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlayıp üzerindeki nimetini, tamamlayacak ve Seni dosdoğru bir yolda sabit kılacaktır.” (Fetih Suresi Ayet 2) Müjdesiyle cevap verdi. Bu cevaba karşı beşerin efendisi hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Ey Ruhul Emin! Şimdi gönlüm mesrur ve hoş edilmiş oldu, İşte ben Rabbım celle ve ala Hazretlerine gidiyorum.” buyurdu.

Hemen Cebrail Aleyhisselam Burak’ın önüne çekti. Nuru Cemâli Mevlâ hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Bu nedir?” diye sordu. Cibrîl-i Emin:“Allah âşıklarının biniti ve bütün müştak olanların gemisidir. Bu baban İbrahim Halil’in binitidir ki, bununla Beytullahı ziyaret ederdi.” dedi.

Resûlüllah Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Ey Cebrail! Bilmez misin ki, benim binitim şevk ve muhabbet, bu yolda azığım iştiyak ve hasrettir. Delilim de Halîlim olan Rabbim’dir. Ben ancak O’nun delaletiyle O’na vasıl olabilirim. Bana O’ndan başka kimse delil olamaz. Ey Cebrail! Allah’ın ağır muhabbetini, dağların ağırlığında olan marifetini ve yerlerin, göklerin, dağların yüklenmekten aciz oldukları emanetinin sırlarını yüklendiğim halde bu zayıf hayvan beni nasıl yüklenip taşıyabilir? Ey Cebrail! Sen Sidretül Münteha’da hayret içindeyken ve benim seyrangâhımın nihayeti tasavvur olunmayan mekân iken bana delil olmaya ve yol göstermeye nasıl takat getirirsin? Ey Cebrail! Ben neredeyim, sen neredesin? Benim bir vaktim vardır ki, o vakitte Rabbımdan başkası bana yâr olmaz. Ey Cebrail! Ben neredeyim, sen neredesin? Ben daima Rabbımın yanındayım. Bana yedirir içirir. Ey Cebrail! Sevdiğim Allah’ın misli ve naziri olmadığı gibi ben de sizin biriniz gibi değilim. Ey Cebrail! Binitle mesafeler kat olunur, delille cihetler istidlal olunur. Cihetler ise hâdis olan yerlerdir. Sevdiğim Hakk Celle ve Âlâ Hazretleri, cihetlerden münezzeh, hâdisattan berîdir. Yol yürümek veya hareket etmekle Zat-ı İlâhîsine varılmaz. İşaretle hak üzerine istidlal olunmaz. Esrarı maaniye arif ve maksadıma vâkıf olanlar bilirler ki: Cenab-ı Hakk’a Celle Celaluhü hazretleri ( Kâve Kavseyn ) yüce mertebesindeki yakınlığım Ümmühânînin evindeki yakınlığım gibidir.”

Cibril-i Emin! Seyyüdül Mürselin Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin heybetinden titredi. “Ey Muhammed! Ben memleketinin hizmetkârı, devletinin perdedarı olmak için gönderildim. Bu burakı, Allâmel Ğuyûb olan Allah’ın emriyle getirdim. Zira padişahların âdetlerindendir ki, kendilerini ziyaret için davet ettikleri sevdiklerini götürmek için en aziz hizmetkârlarını ve en has binitlerini gönderirler. İşte ben de meliklerin âdeti ve sulûk edenlerin adabıyla huzuru saadetine geldim.”

Her kim Cenab-ı Hakk’a adım atarak, yol yürüyerek yaklaşırım zannında bulunursa hata etmiş olur. Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü hazretleri örtü ile örtülüdür itikadında bulunan kimse dahi ilâhî ihsanından mahrum olur.

Vaktaki Arap ve Acemin en efdali olarak seçilmiş olan Nebi Sallahu aleyhi vesellem binmek için Buraka yaklaştı. Burak sıçrayıp önünden kaçtı. Cenab-ı Cibril: “Ey Burak, sana ne oldu. Bütün kâinatın kendisine müştak olduğu Resûl-i Kibriya Sallahu aleyhi vesellemin önünden sıçrayıp kaçmaktan utanmıyor musun? Allah’a yemin ederim ki, bu kerim olan Rasûl’den daha şerefli hiç bir saadet sahibi sana binmedi. Yeryüzüne ondan daha faziletli bir bahtiyar inmedi.” diye nida edince şöyle cevap verdi: “Ey Cebrail! Resûlüllah Sallahu aleyhi vesellemin önünden kaçmaklığım tekebbür ve tecebbürden değildir. Lâkin fahru şerefim artmak için ahirette de sırtıma binmesini arzu ediyorum. Eğer Rabbül Âleminin Resûlü bu ricamı kabul buyurduğunu bana vaad ederse, kendisine zelîl ve münkad olurum. Zira ben ayrılıktan korkarım. Ülfet ve vuslattan sonra ayrılık pek acı şeydir.”

Hazreti Peygamber Sallahu aleyhi vesellem Burağın istediği vaadi vererek Rabbını ziyaret için ona bindi. Melâike-i Mukarrabin, altı cihetten Habib-i Kibriya Sallahu aleyhi vesellem’i kuşatmak için yer yüzüne indi. Beşerin Efendisinin nurundan gökteki yıldızlar parıl parıl parlayıp ay ve güneşin nuru ziyadeleşti. Yüce âlem (Mekekût) ilâhî sevgilinin teşrif buyuracağı müjdeleriyle dolup cennet kapıları açıldı. Hûriler, başlarında saadet taçları bulunduğu halde nûranî çadırlarından çıktılar. Balıklar denizlerde tesbihe başladı. Bütün Peygamberler ve Rasüller sayısız faziletlerin sahibinin gelmesi için Mescidi Aksa’da toplandı, kuşlar saadet dallarında tesbih ediyor, rüzgârlar visalin kokusuyla esiyor, sema kapıları açılıyordu. Cebrail Aleyhisselam Sultan-ı Kevneyn Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin yanında Burağın geminden, Mikâil Aleyhisselam devletinin üzengisinden tuttukları halde: “Resûl-i Mükerrem, Nebiyy-i Mübeccel ve Muazzam işte bu nuru âzamdır. Mevlâ O’na salat ve selâm etti.” diye nida ediyorlardı. Bu eşsiz seyr arasında Cibril-i Emin, şu müjdeyi veriyordu: “Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn, müjdeler olsun ki, gelmekliğinin şerefi için cennetin kapıları açılıp safa bahçesi süslendi. Cemâl perdeleri açıldı. Her tarafa nurlar saçıldı. Bu sevinç ve sururun hepsi Senin onlara gelmenden dolayıdır. Bu gece Senin gecendir, bu devlet Senin devletindir. Ey Allah’ın Rasûlü! Ben yaratıldığım günden beri bu geceyi bekliyordum. Seni her hacetim için saadet vesilesi ittihaz ettim. Sen ehli vesilesin. Zira ben dehşet ve hayret içindeyim, zihnim meşgul, kalbim mahzundur. Halik-i Mutlak Celle Celaluhü hazretleri, beni ezeliyetin ezelinde hayrete düşürdü. Na mütenahî ebediyyet meydanında beni durdurdu. (EVVEL) ilâhi isminin nihayetsiz meydanında döndüm dolaştım. Orada (EVVEL) bulamadım. (ÂHİR) ismi celîlinin nihayetsiz sahasında dolaştım (ÂHİRDE) O’nun (EVVEL) olduğunu anladım. Marifetinin yolunda bir arkadaş aradım. Yolda bana Mikâil Aleyhisselam’a rasgeldi. Şöyle dedi: “Ey Cebrail! Nereye gidiyorsun? Bilmezmisin ki, Zatullahın ma’rifet yolları kapalıdır. O’na gidilebilecek kapı azamet ve celâl ile perdelidir. Zamanlar geçmekle zat-ı ilâhisine varılamaz. O, mahdud olan mekânlarda bulunamaz.” Şöyle dedi: “Ey Mikâil! Hayret ve dehşet içinde olduğun halde seni bu makamda kim durdurdu?” Şöyle cevap verdi: “Beni Zatı Bari Celle Celaluhü hazretleri denizleri ölçmek, yağmur şeklinde diğer beldelere dökmek vazifesiyle meşgul eyledi, dalgaların miktarını ve dalgalardan meydana gelen en küçük kabarcıkların bile adedini bilirsem de Rabbımın hadd-ı Ehadiyyetine ve meded-i ferdaniyetine vakıf değilim.”

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN EMSALSİZ BAŞARILARI

Hazret-i Peygamber Efendimiz, sahip olduğu yüksek vasıf ve tecelliler sayesinde yayılmasına muvaffak olduğu yüksek ve İlâhî din doğrultusunda hedef edindiği pek mukaddes gayeye erdi. Dünya tarihinde hiç kimseye nasib olmayan pek büyük başarılara kavuştu.

Evet… O yüce Peygamber, Hak Teâlâ’nın kitabını, beşeriyete maddî ve manevî mutluluk yollarını gösteren Kur’ân-ı Kerîm’i, o ebedî mucizeyi bütün insanlara tebliğ etti. Bütün hükümleri akla, hikmete, ihtiyaca uygun ve her asrın ihtiyacına fazlasıyla yetecek şeriatı, İslâmiyet’i yaymağa muvaffak oldu. Kendisine uyan insanları gerçek hürriyete kavuşturdu. İnsanlar arasında bir eşitlik kurdu. İnsanlık bakımından, hukuk bakımından, Yüce Allah’a kulluk bakımından insanlar arasında fark olmadığını ilân ederek zorbaların burunlarını kırdı. Hazret-i Peygamberin manevî huzurunda yerlere kapanarak kullukta bulunmak şerefinden bütün insanların aynı şekilde faydalanmaları gerektiğini bildirdi. Gerçek münevverliğin tam bir tevazu ile hakka boyun eğmek ve ibadetten, fazilet ve nezahet dairesinde yaşamaktan, diğer insanlara karşı üstünlük iddiasında bulunmaksızın kulluk görevini herkesle beraber aynı şekilde yerine getirmeğe çalışmaktan ibaret olduğunu ilân etti. Ölümlü, maddî bilgilere ve servetlere güvenerek ona buna karşı cahilâne bir gurura uyanların, Yüce Allah’ın fakir ve zayıf kulları ile beraber bulunarak kulluk görevini aynı şekilde yerine getirmekten kaçınanların münevver değil, mana bakımından karanlıklar içinde kalmış zavallı kimseler olduğunu açıkladı. Ruhlarında kabiliyet olan bahtiyar kimseler, onun bu yüksek beyanatını takdir ettiler, onun mutluluk hayatına can attılar, mutluluğa erdiler.

Hazret-i Peygamber, daha ahiret âlemine göçmeden Müslümanların sayısı bir milyonu geçmiş ve kendisi yüz yirmi bin Müslüman ile “Hacc-ı Ekber” eylemişti. Bugünkü gün, yeryüzündeki Müslümanların sayısı bir milyara yakın bulunmaktadır. Bu miktarın günden güne çoğalacağı da pek umulmaktadır.

Sonuç olarak, O kutsal peygamberin mübarek ismi, bin dört yüz seneden beridir ki, daima milyonlarca dilleri süsleyip durmaktadır. Yaymış olduğu kutsal İslâm dini de yüzlerce milyon insanın nezih ruhlarına hâkim bulunmaktadır. Artık çocukluk zamanları, meleklerin üstünde bir saflık ve nezahetle geçmiş, kırk yaşlarından itibaren peygamberlik ve Risâlet’e ulaşmakla cihanı karanlıktan aydınlığa çıkarmıştır. Altmış üç senelik mübarek hayatları bütün şeref ve kutsallık parıltıları ile çevrilmiş olan O büyük ve O en son şerefli peygambere ümmet olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek, ne kadar öğünsek, Yüce Allah’a ne kadar şükretsek yine de azdır.

Ya İlâhî! Sen bizi, O kutsal peygamberin korumasından uzak düşürme. Sen O mübarek peygamberine ve diğer aziz peygamberlerine ve hepsinin muhterem soyuna ve ashabına nihayetsiz salât ve selâm buyur, âmin…

Ey Âlemlerin Rabbi! Hamd sana mahsustur…

KAYNAK: Büyük İslam İlmihali Ömer Nasuhi Bilmen

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN PEK NEZİH ZÜHD VE TAKVASI

Peygamber Efendimiz, daima ibadetle meşgul olur, Allah’ın rızası için ümmetinin hidayet ve mutluluğuna çalışırdı. Hatta geceleri o kadar namaz kılardı ki, çokça ayakta durmaktan mübarek ayakları şişerdi. “Ya Resulûllah! Neden kendine bu kazar eziyet veriyorsun? Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış değil mi?” diyenlere:

“Ben Rabbimin çok şükreden kulu olmayayım mı?” diye cevap verirdi. Peygamber Efendimiz, dünyada bulundukça bu yoldan asla ayrılmadı. Hayatları boyunca, Arab yarımadası fethedildi, Medine’ye her taraftan ganimet malları gelmeye başladı. Hükümdarlar tarafından kıymetli hediyeler gönderildi. Dünya olanca varlığı ile ona yüz gösterdi, fakat O Yüce Peygamber, bunların hiç birine önem vermedi. Bütün bunları, fakirlere, gazilere, Müslümanların yükselmelerine harcardı. Bir gün kendisine bir kese altın gelmişti. Onu ashabına dağıtmıştı. Saadet evlerinde yalnız altı altın kalmıştı. Gece uyumadı, kalkıp bunları da dağıttı. “Şimdi rahat ettim” buyurdu. Hazret-i Aişe validemiz diyor ki: “Resulûllah dünyadan göç edişlerine kadar arka arkaya üç gün doyacak şekilde yemek yememişti. Hâlbuki isteseydi, Yüce Allah ona hatır ve hayale gelmedik nimetler verirdi. Bazen bir ay kadar, biz peygamber zevcelerinin evlerimizde yemek pişirmek için ocak yanmazdı. Yiyip içtiğimiz, yalnız hurma ile sudan ibaret olurdu. Bazen peygamberin haline acır, ağlardım. Bir gün: “Canım sana feda olsun, dünya dirliğinden yeterince kabul buyursan olmaz mı” Buyurdular: “Ben nerede, dünya nerede! Kardeşlerim olan büyük peygamberler, bundan daha çetin hallere sabrettiler, öylece gidip Allah’a kavuştular. Yüce Allah da onlara büyük sevaplar, makamlar verdi. Şimdi ben geniş bir geçime kavuşursam, Yüce Allah’tan utanırım. Benim derecemin onlarınkinden aşağı kalmasından sıkılırım, benim en özlediğim, o kardeşlerime kavuşmaktır.”

Mukaddes ve şanı büyük peygamberimiz bu mübarek sözlerinden sonra dünyada ancak bir ay daha yaşamışlardı. Ahirete göç ettikleri zaman ailesine ne bir altın, ne bir deve veya bir koyun bırakmıştı. Geri bıraktığı şey, yalnız silâhları ile bindikleri katırdan ve gelirini bağışladığı ufak bir araziden ibaretti. İşte Hazret-i Peygamber Efendimiz bu kadar yüksek kalbe sahipti. Hak yolunda bu kadar samimi, bu kadar fedakârdı. O’nun yüksek maksadı, yalnız Allah’ına kulluk etmek, İslâm dinini yaymak, insanları cehaletten kurtarmak, yeryüzünü insanlık ve medeniyet nurları içinde bırakmak idi.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN GÜZEL GEÇİNMESİ

Peygamber Efendimiz, insanlarla geçinme hususunda da insanların en iyisi idi. Herkesle güzel görüşür, daima güler-yüzlü bulunurdu. Sohbet esnasında kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak yersiz bir söz olması hali müstesna. Her kavmin büyüklerine daime ikram eder, onları kendi kabilelerinin reisliğine tayin buyururdu. Yapılan davetlere icabet eder, verilen hediyeleri kabul buyurur, karşılığında da hediyeler verirdi. Dine aykırı olmayan işlerde insanlara aykırı davranışta bulunmazdı. Hoşuna gitmeyen bir şey görünce, görmemezlikten gelirdi. Ancak günahı gerektiren şeylerde böyle davranmaz, işi düzeltirdi. Hele ashabı hakkında pek okşayıcı idi. Kendilerine rasgelince selâm verir, ellerini tutar ve Müsafaha ederdi. İçlerinde görünmeyenleri araştırır, hasta olanları ziyarete gider ve gönüllerini hoşlandırırdı. Hatta ashabı ile bazen latifeler de yapardı. Bununla beraber şakalarında da birer gerçek parlardı. Hazret-i Enes diyor ki: “Ben Hazret-i Peygamber’e on sene hizmet ettim. Hiç bir gün bana darılarak Öf demedi. Yaptığım hiç bir şey için neden yaptın, yapmadığım bir şey için de neden yapmadın, diye buyurmadı.”

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN YÜKSEK TEVAZUU

Peygamber Efendimiz, yaratıkların en şereflisidir. O kadar yüksek mertebesiyle beraber pek ziyade mütevazı idi. Fakirleri ve zayıfları daima okşar, misafirlerin altlarına kendi mübarek elbiselerini döşeyecek kadar ikramda bulunurdu. Bir meclise girince, nerede boş yer bulursa orada oturmak ister, bulunduğu meclislerde elbisesini toplu tutup etrafa yaymazdı. Bununla beraber bulunduğu meclislerde herkesten çok vakarını korurdu. Söze gerek görmedikçe susardı. Gülmek gerekince, tebessümle yetinirdi. Huzurlarında bulunanlar da son derece edebe riayet eder, başlarını aşağıya eğerlerdi. Konuşurken seslerini yükseltmezlerdi. Gülmeleri de tebessümü aşmazdı. Peygamber Efendimiz acizlere, yoksullara o kadar iltifat ve tevazu gösterdiği halde, kendileri ile görüşmelerde bulunduğu hükümdarlara karşı asla tezellül (küçülme) göstermez. Risâlet makamının ulviyetini korumadan hiç bir zaman geri durmazdı. Kayserlere, Kisralara gönderdiği mektuplarında daima mübarek ismini önce belirtir, “Allah’ın kulu ve Peygamber’i Muhammed tarafından Rum büyüğü Hirakl’e” şeklinde yazdırırdı. Kendilerini hiç çekinmeden İslâm dinine davet ederdi. Kabul etmedikleri takdirde, azaba uğrayacaklarını, saltanatlarının ellerinden çıkacağını kendilerine açıkça duyururdu.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN EMSALSİZ VEFASI

Peygamber Efendimiz son derece vefakâr idi. Ashabını, akrabasını, ehl-i beytine bağlı olanları unutmaz, daima onları arar ve sorar, gönüllerini hoş tutardı. Bir defa Habeş Hükümdarı Necaşî tarafından Hazret-i Peygamber’in huzuruna elçiler gelmişti. Bunlara doğrudan doğruya kendisi hizmet etti. Ashabdan bazıları: “Ya Resulûllah! Biz hizmete yetişiriz.” dediler. Şu cevabı verdi:

“Bunlar, Habeşiştan’a hicret etmiş olan ashabına yer göstermişler ve ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bunlara hizmet etmek isterim.”

Bazen saadetli evlerine hediye gelince: “Bunu falan hanımın evine götürün; çünkü o, Hatice’nin dostu idi, onu severdi,” diye emreder, rahmetli zevcesinin hakkını gözetirdi.

Bir defa saadetli evlerine gelen bir hanımın hatırını tam bir iltifatla sormuş sonra buyurmuştu ki: “Bu hanım Hatice zamanında evimize gelir giderdi. Eski bağlara riayet etmek imandandır.”

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN ŞEFKAT VE MERHAMETİ

Peygamber Efendimiz, ümmeti hakkında son derece şefkatli ve merhametli idi. Ümmeti hakkında daima kolaylık tarafını seçerdi. Namazda iken bir çocuğun ağladığını işitse, ona acıyarak namazını hafifçe kılar, çocuğun sesini durdurmak isterdi. Hele haktan kaçınanların hallerine pek acı duyar iyi hale kavuşmalarına dua ederdi. O büyük peygamberin, O kutsal varlığın merhameti yalnız insanlara değil, hayvanlara, ağaçlara, ekinlere de şamil idi.

Mu’te savaşında bulunacak olan İslâm ordusuna hitaben şu anlamda öğütler vermişti: “Yüce Allah’ın adına sığınarak onun ve sizin düşmanlarınızla savaşınız. Fakat gideceğiniz yerlerde dünyadan çekilmiş rahipler göreceksiniz. Onlara asla dokunmayınız. Kadınlar ile çocuklara şefkatle muamele ediniz, hurma ağaçlarını kesmeyiniz, evlerini yıkmayınız.”

Hicretin onuncu yılı idi, muhterem oğlu Hazret-i İbrahim, henüz on altı aylık bir masum olduğu halde vefat etmiş, kızı Fatımatü’z-Zehra’dan başka evlâdı kalmamıştı. Bir gül goncası gibi açılmadan solan o masumun haline acıyarak ağlamış, mübarek gözlerinden şebnem gibi yaşlar dökülmüştü. Orada bulunan İbni Avf: “Ya Resulûllah! Sen de mi ağlıyorsun?” demekle Hazret-i Peygamber Efendimiz: “Gözümüz ağlar, kalbimiz mahzun olur. Fakat bizden Allah rızasına aykırı bir söz çıkmaz,” diyerek ruhundaki yüksek duyguyu göstermiştir.

Sonuç: O Yüce Peygamber’in kutsal vücudu, bütün kâinat için bir İlâhî rahmet timsalidir. Bunun içindir ki. Hakkında:

“Biz seni âlemlere bir rahmet olarak gönderdik,” âyet-i kerîmesi nazil olmuştur.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN YUMUŞAK HUYU, BAĞIŞLAMASI VE KEREMİ

Peygamber Efendimiz son derece yumuşak huylu, bağışlayıcı ve mükrim idi. Öfkelenecek yerlerde sükûnetini korur, mübarek hayatına kastedenleri bile bağışlardı. Uhud savaşında mübarek bir dişi şehid edilmiş, lâtif çehresi kanlar içinde kalmış olduğu halde, yine düşmanlarına bedduada bulunmamış:

“Ya Rabbi! Kavmime hidayet et; çünkü onlar bilmiyorlar,”diye yalvarmıştı.

— Niçin bunların aleyhine dua etmiyorsun? diyenlere de:

“Ben lânetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah’ın rahmetine çağırmak için gönderildim,” diye cevab vermişti.

Mekke-i Mükerreme’yi fethettikleri gün, Kureyş hakkında uygulanan lütuf ve ikram, Hazret-i Peygamber’in ne derece büyük bir ihsan sahibi olduğuna şahiddir.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN YÜKSEK HAYASI

Peygamber Efendimiz, gerek yaratılış ve gerek dinî haya bakımından da bütün insanların üstünde idi. Kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: “Falan kimse, neden böyle yaptı?” demezdi; “Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?” demekle yetinirdi.

Ashabdan biri, pek ziyade utangaç olduğundan bazı arkadaşları ayıplamak istemişlerdi. Hazret-i Peygamber bunu duyunca: “Onu kendi haline bırakın; çünkü haya (utanma) imandandır,”buyurmuş.

Diğer bir hadîs-i şerîfde de: “Haya (utanma) insan için bir süstür” buyrulmuştur.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN ÇOK BÜYÜK CÖMERTLİĞİ

Peygamber Efendimiz, son derece cömert ve mükrim idi. Hiç bir dilenciye “Yok” diyerek cevab vermezdi. Eğer yanlarında verilecek bir şey bulunmazsa, ya ashabından ödünç alarak verir yahut yarın gel, gibi bir şey söylerdi.

Huneyn savaşında ganimet mallarından bir vadide toplanmış olan develer için, Safvan İbni Umeyye: “Ne iyi develer!” demekle, Peygamber Efendimiz: “Öyle ise, onlar senin olsun,” deyip bu yüz deveyi Safvan’a bağışlamıştı. Safvan bu ikramı görünce: “Bu kadar cömertlik ancak peygamberlerde bulunur,” diyerek hemen Müslüman olmuştur. Oysa ki, Müslüman olmak için evvelce dört ay süre almış bulunuyordu.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN EŞSİZ CESARETİ

Peygamber Efendimiz, son derece yüksek bir cesarete, kuvvet ve kahramanlığa sahip idi. Birçok savaşlarda nice zırh giymiş kahramanlar kaçmaya mecbur kaldıklarını gördükleri halde o sebat etmiştir. Uhud ve Huneyn savaşlarında gösterdiği metinlik ve cesaret, her türlü düşüncenin üstündedir.

Bir gece Medine dışından korkunç bir gürültü işitilmişti. Düşman tarafından bir baskın olduğu sanılmıştı. Herkesten önce Hazret-i Peygamber kılıcını kuşanarak gürültü tarafına koşmuş ve başkaları daha yeni hazırlanırken kendisi geri dönerek: “Korkacak bir şey yok!” diye halkı sükûnete kavuşturmuştu. Hazret-i Ali der ki: “Savaşlarda Hazret-i Peygamber kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok kez, savaş kızışıp başımız dara düşünce, Hazret-i Peygambere sığınırdık.”

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN PEK YÜKSEK İLİM VE İRFANI

Hazret-i Peygamber, Yüce Allah’ın vahy ve ilhamı ile pek büyük gerçeklere ve ilme ulaşmıştı. Hiç kimse ilim ve irfan bakımından O’nun derecesine yetişmemiştir, yetişemez de… Semavî kitaplardaki şeriatların hükümlerine, geçmiş ümmetlerin tarihine, her kavmin siyaset ve idare hallerine, harb fenlerine ve daha birçok yüksek ilimlere sahib bulunuyordu. Meydana getirdiği dinî müessesenin büyüklüğü buna şahiddir. Kendisi hiç bir medrese ve hoca görmemiş, okuyup yazma öğrenmemiş (bir ümmî) idi. Böyle olduğunu bütün kavmi ve kabilesi biliyordu. İşte O’nun bu üstün hali bir mucize idi. Artık O’nun, Allah’ın vahyine kavuştuğundan ve büyük bir peygamber olduğundan nasıl şüphe edilebilir?

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN ÜSTÜN NEZAFETİ

Peygamber Efendimiz nezafete ve temizliğe çok önem verirdi. O’nun beden bakımından temizliği çok üstün olduğu gibi, hal ve gidişat bakımından da nezafetleri her türlü düşüncenin üstündeydi. Öyle ki, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Nezafete fazlasıyla önem veriniz. Allah İslâm dinini nezafet üzerine bina etmiştir. Cennete ancak nezafeti olanlar girecektir.”

Mübarek vücutlarının çok güzel bir rayihası vardı. Bu hoş rayiha, yaratılışında vardı. Bununla beraber hoş koku da kullanırdı.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN PEK YÜKSEK AKIL VE ZEKÂSI

Peygamber Efendimizin mübarek akıl ve zekâsı, her türlü düşüncenin üstündedir. O’nun pek yüksek aklı ve zekâsı yanında, en büyük dâhilerin ve en parlak fikir adamlarının akıl ve dehaları pek sönük kalırdı. Bu gerçeğe, O’nun büyük hayatı pek güzel şahiddir. Arab Yarımadasının peygamberlik döneminden önceki durumu ile, peygamberlik döneminden sonraki durumunu düşünmek yeterlidir. Yüce Allah’ın o büyük ve son peygamberi kadar insanların ruhî hallerini anlamış, insanları güzel bir siyasetle idare etmiş, İnsanları doğru yola getirip hallerini düzeltmeyi başarmış, bu konularda gereken esasları hazırlamış bir akıl ve hikmet sahibi gösterilemez.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN FESAHAT VE BELÂGATI

Hazret-i Peygamber Efendimiz yaratılışça pek fasih (açık ifadeli) idi. Yüksek maksatlarını açıkça ve parlak bir şekilde söylerdi. Huzurlarına gelen elçilerin konuşmalarına pek açık bir şekilde karşılık verirdi. O’nun mübarek sözleri arasında birçok manaları toplayan öyle yüksek parçalar vardır ki, onlara “Cevami’ül-Kelim” denir. Yine O’nun mübarek sözleri arasında öyle güzel ve hikmet dolu parçalar vardır ki, bunlara “Bedayi’ül-Hikem” denilir. Biz bunların bir kısmını ahlâk bölümünde yazmış bulunuyoruz. Şu anlamdaki hadîs-i şerîfler, bu ahlâk ve hikmet esaslarından bazısıdır:

“Hikmetin başı Allah korkusudur.”

“İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir.”

“İnsanlar, tarak dişleri gibi, hukuk bakımından eşittirler.”

“Kendi değerini bilen kişi helak olmaz.”

“Kendisi için istediğini senin için de istemeyen kimsenin dostluğunda hayır yoktur.”

“Kendisi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe, kişinin imânı kâmil olmaz.”

“Yalan yere yemin etmek yurtları harabeye çevirir.”

“Emaneti, sana güvenen kimseye teslim et; sana hıyanet edene sen hıyanet etme.”

“Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.”

“Alış-verişinde en çok ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda, kendi âhiretini yitirir.”

“Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sen sevinç gösterme; yoksa Yüce Allah onu kurtarır da seni musibete düşürür.”

“Cezası en çabuk verilen şey, zulümdür.”

“İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır.”

“Kanaat tükenmez bir hazinedir.”

“Pişmanlık bir tevbedir…”

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN MÜBAREK AHLÂKI

Hazret-i Peygamberin ahlâkı, tamamen Kur’ân-ı Kerîm’e uygundu. Kur’ân-ı Kerîm’in gösterdiği güzel huyların hepsini kendisinde toplamıştı. O’nun kadar güzel ahlâka sahib bir kimse görülmemiştir.

Onun içindir ki, hakkında Kur’ân âyeti ile:

“Şüphe yok ki sen, pek büyük ahlâk üzere yaratılmış bulunuyorsun,” buyrulmuştur.

Bir hadîs-i şerîfde de buyurmuştur:

“Ben, ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.”

Gerçekten Peygamber Efendimiz, ahlâkın en güzel ve en iyi hallerini kendinde toplamış, bunları ümmetine de öğütlemiş ve kendisine uyanları melekler derecesine yükseltmiştir.

PEYGAMBERİMİZDE GÖRÜLEN OLGUNLUK VE GÜZELLİKLER

Bilindiği gibi, insanlara ait olgunluk halleri başlıca iki kısımdır. Bir kısmı (insanın iradesine bağlı olmayı insanın doğuştan sahip olduğu kemallerdir! Asalet, güzel biçim, akıl ve zekâ üstünlükleri gibi… Diğer kısmı da, insanların tamamen istekleri ve çalışıp kazanmaları ile elde edilen kemallerdir. İlim ve irfan sahibi olmak, doğruluk, emanet, tevazu, zühd ve takva gibi güzel huylar edinmek bu kısımdandır.

Bu iki kısım kemallerden yalnız biri veya birkaçı bir insanda bulunursa, ona büyük bir şeref verir, onun için bir öğünme sebebi olur. Ya bu kemallerin hepsi bir insanda toplanırsa, artık onun ne kadar büyük bir şerefe ve yüksek bir mertebeye ulaşmış olduğunu düşünmelidir. İşte Hazret-i Peygamber Efendimizde bu iki kısım kemallerin tümü ve güzelliklerin hepsi pek yüksek bir şekilde toplanmıştır. Bunlardan başka Peygamberlik şerefine de kavuşmuştur. O’nun çok yüksek güzel huylarından bazılarını kısaca anlatacağız:

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN ASALETİ

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Kureyş kabilesinden ve Haşim ailesinden gelmiştir. Kureyşîler ise, Hazret-i İsmail’in soyundan bulundukları için pek büyük bir asalet ve şeref sahibidirler. Bununla beraber, öteden beri en kutsal bir mabed olan Kâbe’nin hizmet ve idare işlerini yürütüyorlardı. Daima başkanlık görevinde bulunmuşlardır. İşte Peygamber Efendimiz böyle şerefli bir kavme ve seçkin bir aileye bağlı idi. Bu bağlılık da, O’nun başarısına yardım etmiştir.

HAZRET-İ PEYGAMBER’İN ŞEKİL GÜZELLİĞİ

Hazret-i Peygamber bütün yaratılışların en güzeli idi. Azalarının hepsi birbirine uygundu. Kıyafetinde aşırılık yoktu, yakışıklı idi. Mübarek vücudu güçlü ve kuvvetli idi. Ne zayıf, ne de semizdi; orta halde idi, etleri sıkıca idi. Nurlu cildi ipekten yumuşaktı. Lâtif cisminin kokusu çok hoş idi. Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı. Pak vücudu beyazdı, nurlu idi. Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı. Pek sevimli olan mübarek boyu, ne kısa ve ne de uzundu. Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü. Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti. Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir kırmızı ben vardı ki, bu “Nübüvvet Mühürü” idi.

Parmakları uzunca, bilekleri kalınca idi. Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi. Ön dişleri seyrekçe idi. Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü. Parlak alnı genişti. Hilâl kaşları uzunca idi. Kaşlarının arası açıkça idi. İki kaşının arasında öfkelendiği zaman, kabarıp beliren bir damar vardı. Letafet nişanı olan kirpikleri, uzun ve siyahdı. Mübarek sakalı sıkça idi, bir tutam boyunda bulunurdu. Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı. Sümbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.

Hazret-i Enes Radıyallahu anh hazretleri demiştir ki:

– “Ben Allah’ın Resulünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı. O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe lâtif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları, karşısında bulunan duvarlara yansırdı.”

Evet… Peygamber Efendimizin bütün azaları, bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi. Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri de işitirdi. Pek vakarlı olan yürüyüşü, yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi. Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü. O’nu ilk gören kimse, muhabbet içinde kalırdı. O’nunla görüşüp konuşmak şerefine kavuşan kimse, O’na karşı derin bir sevgi duyardı. Onun yüksek hallerini görüp anlatanlar, O’nun bir dengini ne daha önce, ne de sonra görmediklerini itiraf ederlerdi. Sonuç olarak: O, bir letafet ve mükemmeliyet mucizesi idi.