Kategori: Abdûlkadir Geylânî (K.S.)

7. Bölüm

Rasul-i Ekrem Sallahu aleyhi vesellem, Mi’racdaki rûhani müşahedelerini ve orada gördüğü rnelekûtî ayâtı anlattığı zaman Kureyş, bunlara dalâlet demişti. Acaba niçin böyle dediler? Çünkü onların bir ruhani tecellîleri görecek gözleri, onların bu sermedi sesi duymaya lâyık kulakları, onların bu ilâhî sırları kavrayabilecek akıl ve kalbleri yoktu. Çünkü görülen şeyler, Kadîr ve Hakîm olan Allah’ın tecelliyât-ı bâhiresi idi. O nurânî cesede hangi cisim manı olabilecek, hangi mesafe uzun gelecek? Onda mesafe kaydı ortadan kalkmıştır.

Burada hayretle karşılanacak cihet Hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin Miracı değil, müşriklerin onu inkar etmeleridir. Varlığı, yalnız bu maddi âleme mıhlayıp çakmak istemek ne kısa görüştür! Sayısız âlemleri, bu uçsuz bucaksız fezaları, kısaca akıllara hayret verecek bu kâinatı dar tabiat ve zerre hududu içinde sıkıştırmak bilgisizlikten başka ne ile izah olunabilir? Fakat, bu nur ve sürat asrında Miracı inkâr etmek mazur görülemez. “Asrımızda ilim, isrâyı yani cesedin seyrini ve ruhun Miracını kabul etmektedir. Çünkü salim kuvvetlerin bir oraya gelmesi sayesinde Morkoni, Venedik’te bulunan gemisinin üzerinden esîr dalgaları vasıtasiyle verdiği bir elektrik cereyanı ile, ta Avustralya’da ki Sidney şehrini aydınlatmıştır. Bu günkü ilim ve fen, esir dalgalarının radyolarla ses ve hatta resimleri nakletmesini, televizyonu kabul ettiği gibi, insanların dimağlarındaki düşünceleri anlamaya ve okumaya dair nazariyeleri de kabul etmektedir. Mazide hayal sanılan bu gibi şeyler bu gün gerçekleşmektedir. Tabiatın gizli kuvvetleri keşfolunmakta ve hergün yeni, yeni nice hakikatlar meydana çıkmaktadır. Böyle olunca Hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz gibi lahuti feyzin kemâlinde bulunan, kudsiyyat âleminin yegâne nuru olan bir zatın Mekke’den Kudüs’e yani Mes-cid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya gelmesi ve Miraca çıkarak Allah’ın birçok ayetlerini görmesi neden mümkün olmasın? Bunu bugünkü ilim kabul etmektedir Su hadisedeki manâların güzelliği ve ihtişamı bize Hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem’in ruhunda ruh ve kâinat birliğini göstermektedir.

Böylece O âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bilfiil ispat etmiş ve O’nun mübarek dininin nurları beşeriyetin yolunu aydınlatan bir meşale halinde dünyanın her tarafına saçılmıştır.

6. Bölüm

Vahiy mektebinin edîbî olan Hazreti Peygamber Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz bu ilâhî iltifat ve hitaptan sonra şöyle arzı niyaz ettiğini beyan eder: “Ey Rabbim! bu gecede babam Abdullah’ı annem Amine’yi yanı ehli aşiretimi iltizam etmiyorum. Fakat ümmetimden âsi olanları lütuf ve rahmetine mazhar, azabından emniyet ve selâmete nailiyet buyurmaklığını istiyorum” Şöyle bir ilâhî hitap varit oldu ki: “Ey Muhammed ! Bu can vücutta olduğu müddetçe tevbe kapısı açıktır.” “Ey Rabbim! Ümmetimin geniş olan rahmanî rahmetinden daha ziyade nasipdar olmasını isterim.” Nida olundu ki: “Ey Muhammed! Saadetle müjdele! Eğer nübüvvet derecesiyle benim yanımda izzetin pek yüksek olmasaydı, seni Melekût Âlemine mi’rac ve azametimin sırlarına vakıf eylediğim gibi ümmetini de bu şerefe mazhar eylerdim. Bununla beraber tazarru ve niyaz mihrabına karşı durup ihsan ve ihlâsın kemâlıyla namaz kıldıkları zaman rükû ve secdelerini onlara manevi rni’rac kıldım.” Bu ilâhi lütuf üzerine tekrar münacaat ettim ki: “Ey Rabbim! Ümmetim için daha fazlasını isterim.” Şöyle bir nidayı ilâhî geldi: “Ey Muhammed! Saadetle müjde ver. Ümmetinden her kim daima oruç tutar, fukaraya yedirir, aşikâre selâm verir, insanlar uykuda oldukları zaman kendisi namaz kılarsa selâmetle Cennete girerler.” “Ey Rabbim! Ümmetim hakkında daha ziyade lütuf ve ihsan isterim.” Bana şöyle nida olundu: “Ey Muhammed! Saadetle müjdele! Her kim Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutar ve Şevval-i Şerif’te de altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçlu geçirmiş olur.” “Ey Erhamerrahimîn! Daha fazlasını isterim.” Bir müjde nidası aldım ki: “Ey Muhammed! Saadetle müjdele! Ümmetinden yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kimseyi Siddıklar zümresine sokar, işaretle bile olsun iadeyi selam eden kimseyi müslümanlardan yazarım.” “Ey Âlemlerin Rabbi! Bütün ümmetim için daha ziyade ihsan beklerim.” “Onların hepsini rahmeti ilâhiyyemden nasibdar kıldım. Ey âli Himmet! Bu ümmet hakkında şefkat ve merhametin ne kadar çoktur? Öyleyse onların ümitlerine lezzet verecek olan “Ey nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidi kesmeyiniz; çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”(Zümer Suresi Ayet 53) İlâhî müjdesini kulaklarına oku. Bundan başka yevmi kıyametten sonra da şefaat Senindir.”

İbn-i Abbas Radıyallahu anh buyururlar ki: “Enbiyayı İzamdan yalnız iki Nebiyyi Zîşana halveti mutlak hâsıl oldu. Birisi Yunus Aleyhisselam’dır ki balığın karnında, diğeri Muhammed Mustafa Sallahu aleyhi vesellem Efendimizdir ki, Melekût Âleminde bu saadete nail oldu.”

Bu iki miracı şerifin sebebine gefince: Bazı kâfirler dediler ki, Ulvî âlem, Allah-ü Teala Hazretleri’nin yer yüzü ve denizler başkasınındır. Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü hazretleri onları yalanlamak için Yunus Aleyhisselam’ın rniracının denizde suyun ortasında, Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin miracının ise Ulvî Âlemlerin üstünde olmasını irade buyurdu.

Yunus Aleyhisselam Miracı hakkında ki hadisenin özeti şudur: Yunus Aleyhisselam ümmetine dargın, eziyetlerine tahammül edemediği halde onlara şefkat etmekten saparak içlerinden çıkıp gitti. Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü hazretleri ona geniş olan arazîyi darlaştırıp ilâhî takdirin şevkiyle denizin kenarına geldi. Yolcularını alıp kalkmak üzere bulunan bir gemiye bindi. Halinde parlayan nur ve vakar sebebiyle gemi halkı pek ziyade hürmet gösterdi. Deniz dalgalanarak gemi batmaya başladı. Gece karanlığı basıp herkes can telâşında olduğu halde: “Ey gemi hal kıl sizin içinizde bir âsi kul vardır. Onu bana atın. Yoksa hepinizi yutacağım” diye deniz onlara nida etti. Yunus Aleyhisselam bulunduğu yerden sıçrayıp “İstenilen benim.” dedi. Gemi halkı ise “Hayır vallahi aramızda kürra çekilmedikçe sözünü doğrulamayız” diyerek kurra attıklarında Hz. Yunus Aleyhissela’a isabet etmesiyle “Ben size demedim mi idi?” Sözüyle hemen mübarek vücudunu denize attı. Derhal onu bir balık yuttu. Bu balık Yunus Aleyhisselam’a eziyet vermemek için ve her türlü kötülükten muhafaza etmek şartıyla denizin dibine indirmeye Hakk tarafından memur oldu.

Hazreti Yunus Aleyhisselam’ın gizli olduğu yer, kendisinden başkasının ayak basmadığı yerdi. Kendisine şöyle nida olundu: “Ey Yunus! Sen Azimüşşanla denizin dibinde öyfe bir halvet edeceksin ki bu saadete senden başka kimse nail olmamıştır.” Yunus Aleyhisselam da: “Ey izzet Sahibi! Beni denizin dibine kim indirecektir?” Sorusuna: “Oraya Kudreti İlâhiyyemle balık ulaştıracaktır.” Diye ilâhî bir hitap geldi.

Seyyidül rnükerrem, Nebiyy-i Muazzam Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin halveti ise yedi kat göklerin üzeri ve miraca götürme vasıtası da Burak ve Refref idi.

Bununla beraber ne denizin altına inen Yunus Aleyhisselam’dan Hakk Celle Celaluhü hazretleri daha uzak oldu, ne de Arş-ı Âlâ’ya yükselen Habib-i Hüdâ Sallahu aleyhi vesellem daha yakınlık buldu. Belki Hakk Celle ve Ala hazretleri bu iki halvetle her iki nebiyyi zişana şah damarından daha yakın oldu.

Yunus Aleyhisselam ilâhî kudretin eşsizliğini görmek için denize ve âlemler için rahmet olan Efendimiz ise Cenab-ı Hakk’ın eşsiz ayet ve Melekütunu, izzetinin acâibini temâşâ için Arş-ı Alaya yükseltildi.

( Sümme denâ fetedellâ ) “Sonra yaklaştı da sarktı.” (Necm Suresi Ayet 8) Ayeti kerimesinin tefsirinde tahkik ulemâsı dediler ki: “Muhammed Mustafa Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin Rabbına yakınlığı rahmet ve letaifin yakınlığı idi. Bu yakınlık, mesafeyle vasf olunamaz. Aradan aralık gitmiş, keyfiyet mahv ve izmihlal olmuş, Mekân ve zamandan eser kalmamışken ( Kâbe Kavseyni ev ednâ ) “Böylece Peygambere olan mesafesi ikiyay aralığı kadar, yahut daha az oldu.” (Necm Suresi Ayet 9) mertebesi oldu.

O Habib-i Kibriya Sallahu aleyhi vesellem, mekân, zaman ve ekvan olmadığı halde Rabbı Kerimini buldu. O’nun tarafından: “Ey Muhammed! Bana yaklaş.” Nidasına mazhar olunca hüdâ Cemâlinin nuru Efendimiz: “Ey Rabbim! Taraf yok olmuş, iki ayağımı nereye basayım?” Deyince “Bir ayağını diğerinin üzerine koy, ta ki mahlukatın hepsi benim zaman ve mekân, evan ve ekvan, gece ve gündüzden, hudud ve aktardan, hat ve miktardan münezzeh olduğumu bilsinler. Ey Muhammed! Ben Senin için celâl perdemi kaldıracağım. Vuslat kapımı açacağım. En güzel hitabımı işittireceğim. Muhabbetimin şarabıyla Seni kandıracağım. Evliya-i Kiram için hazırladığım ilâhi nimet ve lütuflarımı görmekliğin için Cenneti, düşmanlar için hazırladığım azabımı müşahede etmekliğin için narımı göstereceğim. Ondan sonra kemâl ve izzetimde benzer ve misilden, müsavi ve denklikten, eş ve vezirden, vuslat ve ayrılıktan münezzeh olduğumu görüp bilmekliğin için celâlimi gösterip Cemâlin perdesini Sana açacağım. İşte ben ey Habibim, Sana ezelî vahdetimin kapısını, Cemâl ve vuslatımın örtüsünü Senin için açtım. Büyük olan azametim de onun için tecellî etti.”

Kemâlinin sultanı ve Celâline layık olan şeyle kerim zatını O’na müşahede ettirdi. O da Rabbi Zülcelâlini ortak ve benzerden münezzeh, hacetler için bütün mahlukattan, ayıp ve noksanlıklardan pak ve mukaddes, aile ve çocuk edinmekten müstağni olarak ne bir şeyde, ne bir şeyle, ne bir şey üzerine kâim, ne bir şeye bişitik, ne bir şeyden ayrı, ne sûret ne cisim, ne araz, ne cevher, ne yer tutan, ne mükayyit, ne benzeyen, ne misli olan, hasılı “O’nun misli gibi hiç bir şey yoktur.” (Şura Suresi Ayet 11) olduğu halde baş ve kalp gözüyle Rabbısını gördü.

İşte bu açık tecellî ve vuslattan sonra “Cebrail vahyetti, Allah’ın kuluna vahy ettiğini!” (Necm Suresi Ayet 10)İlâhî beyanı üzere Efendimiz Sallahu aleyhi vesellem harf ve sessiz Hüdanın kelâmını işitip, farz olan şeyleri eda ederek gecenin karanlığında yatağına döndü.

5. Bölüm

Mevlâ’nın rahmet vasıtası olan Efendimizin bütün semavatı dolaşmasına ilâhî bir izin verildi. Semavat sakinleri Feyzin Cemâlinin eserlerini görmesi için Rabbısı O’nu, onların gözlerine arzetti. Risalet Cemâlinin alnı bütün kâinat üzerine nurlar saçtı. Cenab-ı Âlâ Rasûlünü ezelî tecellîsi ve ilâhî hitabıyla yüceltip “Kuluna Kur’an’ı indirdi.” (Kehf Suresi Ayet 1)İzzetiyle süsledi. Gelmesiyle Melekût-u Ala’da nurlar kat kat oldu. Nuranî varlıkların gözleri, güzelliğinin şuasından ve Âlem-i Bâlâdaki meleklerin gözleri alnındaki nurun parlamasından kamaştı. “Ey ulvî ve süfli âlemin sakinleri! Hayrül Asfiyanın ziyasından, feyzinin nurundan iktibas edin. Işık saçan bir güneş olduğu halde müjdeleyici ve kurtarıcı sıfatlarıyla gönderilmiş olan nebilerin imamından rahmet iltimas edin. Zira hepiniz o nebilerin imamının himayesi altındasınız.” mealinde gizli bir nida her tarafı kapladı.

Arz güneşinin zuhuru için sema güneşi örtüldü. Nur saçan inci gibi yıldızlar Yesribin (Medine’nin) güzel çiçeğinin doğuşundan dolayı gizlendi. Mekke’nin şihabı parlayınca semanın şihabı söndü. Hâsılı bütün nurlar ve nurların şuası Ahmed-i Muhtar Sallahu aleyhi vesellem’de toplandı. Köşe ve bucakta oturan şerefli, mukaddes ibadethanelerin ruhbanları şerefli makamın sahibinin cemâlini temaşaya çıktı. O’na denildiki: “Ey yüce makamın sahibi! Senin Turun İsra gecesidir. Hazreti Musanın Aleyhisselam matlubu olan Cemâl Senin ayini istidadında güzel görünme oldu. Sen, Nebiler divanının yazılan son harfisin. Sen, yazılmış olan “Bu peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık.” (Bakara Suresi Ayet 253)Satırının en büyüğüsün. Senin sevgin ufku âlâda süslendi.“And olsun ki, Rabbinin en büyük alâmetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm Suresi Ayet 18) İlâhî hitabında eşsiz şerefinin cevherinden vücudunun alnına bir saadet tacı yapıldi ki, onun misli asla bir kalıba dökülmedi. Nebilerden her biri kadrinin celâleti ve büyüklüğüyle beraber “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya kadar götürdü.” (İsra Suresi Ayet 1) Şerefine nail olmadı. Kabe Kavseyn mertebesini bulmadı. Onlardan birine ( Esselamu aleyke eyyühennebiyyü ) denilmedi.

Hicabı ( Ev ednâ ) (Necm Suresi Ayet 9) katında hepsi sona kalarak ( Denâ fetedellâ ) (Necm Suresi Ayet 8) öne geçti, ( Legad raâ ) (Necm Suresi Ayet 18) libası içinde ekvanın güzelliği ona açılmışken iştigal gözüyle onlara iltifat bile etmedi. “Fakat Gözlerini uzatıp rağbete bakma. (Hicr Suresi Ayet 88) edebiyle edeplendirdi. Bu mukaddes vadi Musa Aleyhisselam nerede, bu Ruhül Kudüs İsa Aleyhisselam nerede, bu şarab Eyyüb Aleyhisselam nerede. Bu âlî şerefin güzel kokusundan bir defa koklamaya talip, bu kemâl bahçesinin yayılmış güzel kokusundan bir defa koklamaya razı oldukları halde seyahat eden ukul kayıplar meydanında nice seferler yaptılar ve fikirler o yüce bahçeye doğru ne kadar uçtular, lâkin aradıklarını bulmaya yol bulamadılar.

İrfan ve Kemâl ehli itiraf lisanıyla şöyle nida ettiler: “Ey peygamberlerin sonuncusu ve nebîlerin en kerîm olanı. Sen vücud cesedinin ruhusun. Sen kâinat bahçesinin gülüsün. Sen dünya ve ahîret hayatının pınarı, feyz ve necat sermayesisin. Vahyin tamamı Senin için dizildi. Pak olan ruhuna kıdem lütfunun şefkat rüzgârları esti. Senin güzel övülüşünün kokuları Melekütü Âlâya cemâlin saçılan kokuları oluyor. Elinde tuttuğun “İleride Rabbın sana verecek de hoşnud olacaksın.” (Zuha Suresi Ayet 5) Livayı saadeti Senin içindir. Şeriat lambası ilminin nurundan ışık alır. Hikmet lambaları kelamının şualarıyla parlar.”

Enbiya-i İzam İmam-ı Mürselîn Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin hikmet yerindeki şehadette dahi kendilerine tekaddüm ve faziletli olduğunu ima, kudsi şanının celâlet eserlerini yücelterek arkasında saf oldu. Münadi-i kadr, onlara tazim ile şöyle nida etti: “Ey ibadet ve zahit ashabı! Ey keramet ve saadet erbabı! Ey şeriat ve tarikat youyla mahlûkata hüccet ehli! Bu, semavatın fevkini ve cennet rnakamlarının en şereflisini süsleyen aydır. Bu, Hüda nurunun güneşidir. Bu, Enbiya tacının zirvesidir. Güzelliğinin nurundan basiret gözlerini tenvir, hidayetinin ışığıyla gözlerinizden perdeleri kaldırarak görün ki, risalet incisinin gerdanlığ o dürri yetim ile şeref ve kıymet ve ilâhî vahyin etbisesi onunla zinet buldu. Nail olduğu saadete hiç bir kimse nail olmadı.”

Bu hakikati öğretici nida üzerine, Enbiya cemiyetinin tevhidini süsleyen gizli itiraf lisanlarıyla: “Biz melekler topluluğundan, herkes için belli bir makam vardır.”(Saffat Suresi Ayet 164) hakikatini söylediler. Ondan sonra te’yidi ilâhîden altıncı binek Nebi Sallahu aleyhi vesellem‘in önüne getirildi. Peygamberimiz Sallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: “Ey Muhammed “İşte sen ve Rabbın” nidasını işitince ne diyeceğimi bilemiyerek hayret içerisinde kalakaldım. Kardan soğuk, baldan tatlı hayat veren bir damla dudaklarım üzerine damladı. O feyz hakikatının damlasıyla bütün enbiya ve mürselinin en fazla bileni ben oldum.

Onun üzerine lisanımdan “Allah için mübarek tahiyyeler ve güzel salavatlar” cereyan etti.

( Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve Rahmetullâhi ve Berakâtüh ) Kudsî cevabıyla ilâhî iltifatlara mazhar oldum. Bana tahsis buyrulan selâm ve rahmeti sübhânîden ihvanım olan bütün enbiya ve mürselini, bütün iman eden müslümanları hissedar etmek için: ( Esselâmü aleynâ ve ‘alâ ‘ibadillâhis Sâlihîn ) dedim.

Melâike-i Kiram ( Neşhedü en Lâ ilâhe illallâh) Şehadet kelimesiyle lisanı süsleyince, Hak Celle ve Alâ: “Meleklerim doğru söylediler. Allah Celle Celaluhü hazretleri benim, benden gayrı ilah yoktur.” Buyurdu. Yine melaike-i Kiram ( eşhedü enne Muhammeden Rasûlüllah ) Deyince Cenab-ı Hakk “Meleklerim doğru söylediler. Muhammed Sallahu aleyhi vesellem benim kulum ve rasûlümdür.” buyurdu.

Cenab-ı Aliyyil Âlâ’dan gaybî bir nida ve hitap geldi ki: “Ey Muhammed! Bana naz ve niyaz arzederek, ne istersen dile. Ey Muhammed! Sen söyle ben işitirim, ben söylerim Sen dinlersin.” Bu ilâhi müsadeye dayanarak Nebiyy-i Zişan Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz Melekûtu Âlâya yaklaşmak ve Cenab-ı Mevlâ’ya komşu olmak istedi. Bu talep üzerine “Ey yanımda mahlûkatın en şereflisi olan Habibim! Sen bana dönmek istersen kullarımı bana kim davet edecektir.” Manasında Rabbani bir hitap vuku bulunca Habib-i Rahman Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Ey Rabbim (CC)! Sen onları davete mutlak kadirsin. Bana ihtiyacın yoktur. Zaten ben Sensiz onları davet etmeye muktedir değilim.” deyince şöyle bir ilâhî hitap sadır oldu ki: “Ey Habibim! Nebiyy-i Zişanım, Doğru söyledin, lakin ilâhî ezelimde diğer nebîler üzerine fazilet ve üstünüğün zahir omak için Senden sonra nebî gelmeyecektir. Şu kadar ki bu makam her bir vakitte ki namazda Senin içindir. Vakit geldiğinde namaz için kalktığında bu makamı görürsün. Bu yüce makamdan ürnmetini de nasibdar ettim.

Bir kul kerim olan Rabbının münacatından lezzet bulur, itaat ve ibadet-i İlâhîyesine devam eder, Rabbânî rızasını tahsile gayret eder ve Hakk’tan korku ve haşyetinden dolayı günahları için ağlarsa o kul bahtiyardır.”

4. Bölüm

Onun üzerine Mikâil Aleyhisselam’a dedim ki: “İsrafil nerededir?” dedi ki: “Mektebi talim ve tertile girdi. Levh-i Mahfuzu safhayı veçhiyle musafaha eyledi. Levh-i Mahfuz’dan değişmesi mümkün olmayan irade-i ezelî ile mahv ve isbatı kabul eden Rabbani iradeyi istinsah ediyor. Sonra yazdığı şeyleri “Bu Azîz-her şeye galip olan, Alîm-her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” (Yasin Suresi Ayet 38) Misalinde öğrenimine yeni başlıyan mahlûkata okuyor. Fakat ilim öğrendiği zamanda muallimi Zülcelâl’den haya ettiğinden başını yukarıya kaldıramıyor. Gözü muallimi Celîl’ine Bakmaktan mahcup ve kalbi fikirden menedilmiştir. Böylece o “SUR” üfürülünceye kadar bu halde bulunacaktır. Öyleyse haydi Arş-ı Azam’a soralım ve ondan hakikati anlayalım ve bize öreteceği ilmi öğrenelim.

Arş-ı Azim bizim azim ve bahsimizi işitince titremeye başlayıp: “Talep ettiğin ilim için lisanını depretme, bundan kalbini haberdar etme. Zira bu isteğin gizli bir şeydir ki kapısı açılmaz. Bir cemâl-i hakikattir ki (sırdır) perdesi kaldırılmaz. Ve bir sualdir ki cevabı verilmez. Ara yerde ben kim oluyorum ki, Rabbımın nerede olduğunu (mekânını) bileyim. Ben iki harften yani (ol) kelimesinin manasından yaratıldım. Vücud ve eserim olmadığı halde daha dün var oldum. Dün vücudu yokken bu gün vücut bulan mahlûk, daima mevrut olan Mabud-u ezelîsini Celle Celaluhü hazretlerini nasıl bilebilir? Yahut mahdud bir had, doğmamış ve doğrulmamış olan Zat-ı Celîli nasıl ihata ve idrak eder? “O Rahman (kudret ve hakimiyyeti ile) arşı istilâ etti.” (Taha Suresi Ayet 2) Ayeti hükmünce Rahmanı mutlak istiva ile beni geçti. Yani ben yokken onun istivası vardı. Ve istilâ ile beni kahrı altına aldı. İstiva olmasaydı ben müstevi olamazdım. İstilâ vuku bulmasaydı hidayet bulamazdım. İzzeti sübhaniyesine yemin ederim ki bende istiva etmiş ise de neyle istiva buyurduğunu bilmiyorum. Ben kendisinin kuluyum. Her kul için niyet ettiği şey meydana gelir. Dur sana hikâyemi haber vereyim ve şikayetimi söyleyeyim: Uluvv-i İzzet-i İlâhiyyesine ve Kuv-ve-i kudret-i Semadaniyyesine yemin ederim ki beni yaratınca Ehadiyetinin denizlerine daldırdı. Bazı kere metâli-i Cemâlinden yüz gösterir. O halde bana taze hayat verir. Bazı kerede kurb-i nahiyesine yaklaştırır, bu tecellîde de beni lütfuna alıştırır. Bazı defa da izzetinin hicabı altında gizlenir, beni vahşete düşürür. Bazı kere de lütfunun münacaatıyla beni sevindirir. Bazı kere de kâse-i vaslını sunup beni sarhoşlandırır. Bu neşve-i feyzin verdiği cesaretle ( erinî ) hitabıyla cemâlinin tecellîsini istedikçe bana lisanı hal ile ( len terânî ) der. O zaman ilâhî heybetinin korkusundan eririm ve azametinin tecellîsinden Musa Aleyhisselam gibi yere kapanırım. Bu aşk sarhoşluğundan ayıldığım zaman şevk ve muhabbet ateşiyle yanmak derecesine gelirim. Bana gayip âleminden şöyle nida olundu ki: “Ey âşık, tecellîsini istediğin nur bir cemâldir ki bir örtü ve kibriyamız altında muhafaza eyledik. Bir hasendir ki biz onu gizledik. Bir hazinedir ki biz onu gizli kıldık. Onun tecellîyatına ancak bizim terbiye ettiğimiz Habib-i Kerim Sallahu aleyhi vesellem, ve seçerek hazinemizde sakladığımız yetim takat getirebilir. Binaenaleyh“Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya kadar götürdü.” (İsra Suresi Ayet 1) Ayeti celîlesini işittiğinde himmetinin eteğine yaklaşmak ve İzzet-i Sübhaniyemize uruç edeceği yol üzerinde bekle. Umulur ki sen Cemâlimizi müşahede edecek zatı görürsün. Ve bizden başka birine bakmayan Habîbim Sallahu aleyhi vesellem’in müşahedesine nail olasın.”

Cibrîl-i Emin Aleyhisselam lisan-ı Arşdan beyan eylediği kıssayı tamamladıktan sonra: “Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn! Arş-ı Âzam sana bu derece âşık ve müştak iken Cebrail Aleyhisselam huzuru saadetinde nasıl hizmetkârlık yapmasın?”

Rasûlüllah Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz birinci binit olan Buraka bindikleri halde Beyt-i Mukaddese vardı. İki rekât namaz kılmak için mihraba geçip, orada toplanan Rasüllerin ruhlarına imam oldu.

Bu eşsiz halden sonra Cibrîl-i Emin Aleyhisselam ikinci biniti takdim eyledi ki, dünya semasına olan miracı nuranî idi. Sonra yedinci semaya kadar uruç için üçüncü biniti takdim etti ki oda meleklerin kanadıydı. Oradan da Sidretül Müntaha’ya yükselmeleri için Cibrîl-i Emîn Aleyhisselam kendi kanadını arzetti.

İlâhî nuru mübin olan hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz Sidretül Münteha’ya ulaşınca Cebrail Aleyhisselam orada durdu. Resûl-i Kibriya Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “Ey Cebrail, bu gece biz sizin misafiriniziz. Ziyafet veren kimseye misafirinden ayrılmak yakışır mı?” buyurdu. Cebrail Aleyhiselam : “Ey Allah’ın Rasûlü, Sen kerim olan misafir, kadim olan davetlisin. Sen yürüdüğün vakit nur hicaplarını yarar ileri geçersin. Ben buradan bir parmak miktarı ileri gidecek olursam ilâhî esrarın nuruna ve Tecellîyi Sübhanî’ye takat getiremeyerek yanarım.” dedikten sonra Hazreti Peygamber Sallahu aleyhi vesellem’i nur içine öyle bir daldırdı ki, nurdan yetmiş perde birden yanarak zahir oldu. Bundan sonra Cebrail Aleyhisselam beşinci biniti takdim etti ki, o da yeşil nurdan olan Refref idi. Rasûlüllah Sallahu aleyhi vesellem Arşa ulaşıncaya kadar ona bindi. Arş-ı Âlâ Resûl-i Kibriya Sallahu aleyhi vesellemin eteğinden tuttu ve lisanı hal ile: “Ya Seyyidel Evvelîne vel Âhirîn! Bu geceni tekrar tekrar tebrik ederim. Müştakın olan Hakk Celle celaluhü hazrteleri bazı kere Seni şefkat Refrefine bindirip dolaştırır. Bazı kere de Sana Ehadiyyetinin Celâlini gösterir ve bazen de Samadaniyyetinin Cemâliyle tecellî buyurur. Ben ise Halikımın Cemâl ve Kemâli için iştiyak içindeyim. Nerede bulup göreceğim hususunda hayretteyim. Barigâh-ı İzzetine hangi cihetten gideceğimi bilemem. Beni mahlûkatı ilâhiyyesinin en büyüğü olarak yarattı. Hâlbuki heybeti İlâhiyyesinden en çok korkan havf-i haşyet-i Celâlinden en ziyade titreyen benim. O gün ki beni yarattı; Celâlinin azametinden titredim. Hilkatimin üzerine ( Lâ ilâhe İllallah ) Tevhidini yazınca ilâhî saltanatının heybet ve kemâlinden daha ziyade titredim. Onun yanı başına ( Muhammedün Rasûlüllah ) kelimesini yazdı. Izdırabım sükun buldu. İsmi Celîlin hakikatte sırrıma surur vesilesi oldu. Kalbime itminan verdi, bu surur ve itminan, ismi şerifin üzerime yazılınca bu bereket vuku buldu, ya hüsnü nazarın üzerime vaki olunca ne saadetler meydana gelecektir?

Ey Muhammed! Sen bütün âlemlere gönderilmiş bir peygamberi ekmelsin. Senden isterim ki, bu yüce nimetten bana da bir hisse kılasın. Yalan söyleyenlerin bana nisbet ettikleri ehli gururun aleyhimde söyledikleri şeyden beratıma şehadet edesin. Zira bir çok halk, hakkımda hatada bulunup bana zulm ettiler ve haktan ayrılıp dalâlete düştüler. Şöyle zannettiler: Hattı ve sonu olmayan zatı ben sığıştırmışım, keyfiyyetten münezzeh olan Haliki Sübhanî’yi ihata etmişim ve heyetden mukaddes olan Rabbı ben yüklenmişim. Ey Muhammed! Zatı Celîli için hat bulunmayan ve yüce sıfatları sayılamayan Allah Celle Celaluhü hazretleri nasıl bana muhtaç olur? Nasıl bana yüklenebilir? Ey Muhammed! O’nun ismi celîli Rahman, sıfatı Rahîm, olunca sıfatı zatına, zatı, İlâhî sıfatlarına bitişince bana nasıl bitişir? Benden nasıl ayrılır? Ne ben O’ndanım, ne O bendendir. Fakat ben ilâhî izzetinin yüceliğine, kuvvet ve kudreti sübhaniyesine yemin ederim ki, bitişmek suretiyle O’na yakın olmadığım gibi ayrı düşmek suretiyle de O’ndan uzak değilim. Beni ilâhî fazl ve minnetiyle yarattı. Dilerse beni Rabbani adaletiyle mahveder. Ben O’nun eşsiz hikmetinin sanatı, kudretinin mahmulüyüm. Amilin ma’mul, hamilin mahmul olması nasıl sahih olur? Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü hazretleri şöyle buyurur: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın bîr şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.”(İsra Suresi Ayet 36)”

Onun üzerine Resûl-i Ekrem Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz lisanı hal ile ona şöyle nida etti: “Ey Arş kendine gel, seni dinlemeye vaktim yok. Saffetimi bulandırma, yalnızlığımı ihlâl etme. Bu vakıtta sana cevap vermeye, ne de sözlerini işitmeye vüsatim var.”

Ondan sonra hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz: “(Hazreti Peygamber Gördüğü ahvali tam gördü de) göz ne kaydı, ne de aştı.” (Necm Suresi Ayet 17) ayeti hükmünce hakikat gözünün bakışıyla tekrar dönüp Arşa bakmadı. Kendisine vahy buyrulan ilâhî sırlardan bir harf bile söylemedi.

2. Bölüm

Allah’ın Resûlü Hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Her türlü noksanlıktan münezzeh olan o Allah’tır ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya kadar götürdü; ona ayetlerimizden gösterelim diye yaptık.” (İsra Suresi Ayet 1) ilâhî hitabıyla şeref tacı oldu. Bu ayeti kerime mucibince Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü hazretleri nefsi kudsîsini tesbih, mele-i âlâdan önce tenzih ve takdis, Nebiyy-i Zişan’ına nübüvvet ve risalet lafızlarıyla değil kulluk kelimesiyle hitap etti. Zira abdi nebi veyahut meleki nebi olmak arasında muhayyer buyrulmuşken abdi nebi olmaklığı seçti. Binaenalayh bâtında melek, zahirde kul olduğu halde bütün mahlûkatın efendisi oldu.

İşte nebimiz Hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz varlığın ağacı, vücudun incisi ve (ol) kelimesinin manasının sırrıdır. Ağaçtan murat bizzat olan şey, meyvedir. Ağaç, çiçeklerinin inkişafı ve meyvesinin toplanması için muhafaza olunur.

Varlık ağacının meyvesi olan Nebiyy-i Zîşan Sallahu aleyhi vesellem Efendimizin hakikat meyvesinin huzurunda cemâlin tecellîsi ve kudsî makamında kemâlin en yüksek mertebesinde hazreti insiyesine tavaf ile ta’zim ve teveccüh olması lâzım geldiğinden vahdet perdesinin sır yönünden hizmetçisi olan Cibril-i Emîni Habibinin yanında öz hizmetkârı gibi çalışmak için huzuruna gönderdi.

Vaktaki o, hazreti Muhammed Sallahu aleyhi vesellem Efendimize derunî arzunun şiddetinden hayran olduğu halde Ümmü Hânî’nin sarayına geldi. Resûlüllah Sallahu aleyhi vesellemi yatağında istirahat içinde kalp gözü uyanık olduğu halde gözlerini uykuya dalmış buldu. Yatağının ayakucunda durup arzı selâm ve ihtiram eyledikten sonra: “Ey uyuyan kimse daldığın tatlı uykudan uyan ki, ilâhî feyizlerin ganimetleri Senin için hazırlandı. Ey yetim-i Ebitalib, ilâhî lütuf ve ihsanlar, talibin olan feyyazı ezel tarafından Senin için biriktirilip saklandı.” müjdesiyle nida etti.

Seyyidül Kevneyn Sallahu aleyhi vesellem Efendimiz de: “Ey Cebrail! Nereye gidiyorsun?” deyince, Ruhul Emin: “Ey Muhammed! Aradan nereyi kaldır. Şimdi ben cihet ve ara bilmiyorum. Zira Rabbın Teala zaman ve mekândan münezzehtir. Lâkin ben rasûlü kıdem olduğum halde Senin hizmetkârlarından olmak için huzuruna gönderildim. Ey Muhammed! İlâhi ve ezelî iradenin gaye-i şuhûdu, makam-ı saadet için meşiyyeti rabbaniyenîn maksudu Sensin. Her şey Senin içindir. Sen ancak Zat-ı İâhiyyesi içinsin. Kâinatın mümtaz ve muhtarı, sevgi kadehinin dolu olan neşesisin. Varlık ağacının meyvesi ve temizlenmiş cevherin şuası Sensin. Latif olan ay Sensin, maarif güneşi Sensin, kıyamet gününde bütün korkanların sığınağı Sensin. Bu âlem ancak Senin için hazırlandı. Muhabbet kadehi mücerret yakınlığın için tasfiye kılındı. Bütün kâinat Senin için yaratıldı. Âlemi meleküt vuslatın için başkalarından muhafaza edldi. Kalk! Ey Habib-i Kibriya, Ey seyyidül Evvelin, İmamüs-sekaleyn! Ey kurratül ayn, kalk ki, ilâhî nimetlerin sofraları Senin için kurulmuş duruyor. Senin yollarından başka bütün yollar tıkalıdır. Mele-i Âlâ Senin gelmenle seviniyor, darda olanlar Senin şerefinle mesrur oluyorlar. Onların hepsi şeref ve ruhaniyetinle nasıl şerefleniyorsa cisminin şerefiyle de öylece şeref ve saadet bulmak istiyor. Yeryüzü, mübarek ayağınla üstüne bastığından dolayı nasıl şeref ve saadet bulduysa sema kubbesi de öylece şeref ve nurlanmak için can atıyor.

1. Bölüm

Hamd, bulutlardan şarıl şarıl su indiren, toprağın gizlediği nebatları toprağı yormaksızın çıkaran, arzın üzerini ipek gibi çayırlarla süsleyen, bütün ağaçların üzerine nurdan bir taç giydiren ve dallarına teker veya çifter kolyeler halinde çiçeklerden inciler dizen, bahçelerin rengârenk çiçeklerini boyayanın ve dokuyanın eli değmeksizin parlatan, Allah’a mahsustur.

Mahlûkatının işlerini en kuvvetli ilâhî kanunlar, en açık programlar ve nizamlarla idare eden Allah Celle Celaluhü Hazretleri, her türlü noksanlıktan münezzehtir. O Allah’a, yokluktan sonra karışık bir nutfeden yarattığı kimsenin hamdi gibi hamdederim. O’ndan, korktuğum şeyi gidermesini, kereminden de ümit edenin ümidini mahrum etmemesini isterim. Günahlardan O’na istiğfar ederim. Şayet O’nun keremi ve merhameti olmasa idi o günahlardan kurtulmuş olamazdım. Bir ve ortağı olmayan Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder ve bu şehadetle günah hastalığımı tedavi ederim. Çünkü tevhid en faydalı ilaçtır.

Başlangıçta Mirac, nihayette Makam-ı Mahmûd kendisine tahsis edilen Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellemin Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim. Cenab-ı Hakk Celle Celaluhü Hazretleri O’nu küfrün büyük deniz dalgaları gibi dalgalandığı bir devirde gönderdi. Yüzmesini bilenler bile bu dalgalardan ve gece karanlığı gibi yerleşmiş fitnelerden kendilerini kurtaramıyorlardı. Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem delilleri getirmek ve onları açıklamaktan geri durmuyor, güneşten daha parlak olan mucizeleri ile insanlık âlemini doğru yola ulaştırıyordu.

Kalpleri demir gibi olan kavimler O’nun ateşi ile eriyordu. O, Allah Celle Celaluhü Hazretleri yolunda dizgini ele aldı… Mızrakları kalplere, kılıçları kınından çıkararak şah damarlara yerleştirdi. İman esaslarını küfrün ileri gelenlerine yönelterek onları kendi saflarında topladı. Ta ki insanlar grup grup Allah’ın dinine girdiler. Karışmamış olan tertemiz tevhid kadehlerinden kana kana içerek kalplerinde iman pınarının tadını buldular. Tevhid ve şirk esaslarını mukayese ederek tevhidin kıymetini öğrendiler. Feleklerin, dünyanın ve yıldızların döndüğü müddetçe daima salât-ü selâm O’na, O’nun Âline, O’nun Ashabına, O’na tabi olanlara, O’na yardım edenlere ve O’nun ailelerine olsun.

Bundan sonra derim ki: Nur âleminin ibadethanelerinde (Vahdethane) oturanlara “Ben Halık-ü zülcelâl çamurdan bir insan yaratacağım.” (Sad Suresi Ayet 72) hikmetinin kokusu yayıldı ve Meleküt-ü Âlâ “Ben azimüşşan yeryüzünde bir halife var edeceğim.” (Bakara Suresi Ayet30 ) nuru ile parladı. Bu kudsî ve şerefli ibadethanelerin ehilleri “Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.” (Sad Suresi Ayet 72) ilâhi emrinden şerefli bir nasip buldu. Âdem Aleyhisselâm’ın vücudunun mayası olan toprak işitenlerde Cemâlin güzel kokusu ve saadet oldu. Yaratılış sanatının eşsiz terzisinin biçip diktiği “Allah, Âdemi âlemlere tercih etti.” Hilyesinin parlamasıyla meydana gelip “Ruhumdan ona üfledim.” nurunun yayılmasıyla Âlem-i Âlâda meleklerin hepsi birden tahiyyat ve tekrîm için secdeye vardı. Ey Musa, verdiklerimle ve sözümle seni insanlar arasından seçtim. (Araf Suresi Ayet 144)ilâhî hitabınca ezelde seçilmiş olan Musa Aleyhisselam bir gül bahçesi olan Tûr’un üzerinde bir bülbülün hakikatin nağmesini süsleyen İnnenî Enellâh- “Şüphesiz ben Allah’ım ” (Taha Suresi Ayet 14) ilâhî hitabını tatlı namesiyle terennüm ettiğini işitti ve nar-ı insin bekay-ı nurundan tecellî eden sevgilinin “ Ve Enâ ehtartüke” “Ben Seni Seçtim.” (Taha Suresi Ayet 13) kadehine kudsî olan vahdet şarabını boşaltmakta olduğunu müşahede etti. Tur’un etrafı sallanmaya, dağın kenarları ayaklar altında titremeye başlayınca hemen kendisi mukaddes vadideki mübarek ağacın altında cemâli görmek için iştiyakla durdu.

Onun muhabbet neşvesinin tesiri, mukaddes vücudunu titretip eliyle sahife-i niyazına “ erinî Rabbim bana kendini göster.” (Araf Suresi Ayet 143)harflerini yazmışken kudret kalemi onun elinde değişerek  len terânî  “Sen beni göremezsin” (Araf Suresi Ayet 143) yazdı.

Bu halde aklının gözüne Rabbin tecelli nurunun parıltısı yayıldı ki “ Ve Harra Musa sa’igâ  “Musa baygın düştü.” (Araf Suresi Ayet 143) ateşi olmasaydı dağ kendisi için cennet-i dîdâr olurdu.

Musa Aleyhisselam bu ilahi tecellî sebebiyle bayılmadan sonra “Ya Rabbi! Münezzehsin, sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim.” (Araf Suresi Ayet 143) dedi. Allah’ın kelîminin nübüvvet nöbeti (devleti) tamam olunca kendisine “Ey Musa! Risalet kalemini ve hikmet divitini beşikte insanlara söz söyleyecek olan zata teslim et ki, kitab-ı tevhidime “Ben Allan’ın kuluyum” diye ve risalet sayfalarına kendisinden sonra sevgili Habibim Ahmedin geleceği müjdesini yazsın”maalinde bir hitab-ı gaybî sadır oldu.

Musa Aleyhisselam “Rabbim! Bana kendini göster, Sana bakayım.” (Araf Suresi Ayet 143) dedi. Musa Aleyhisselam’a denildi ki “Ey Musa! İlk Önce ayine-i cebele (dağa) bak. Tecellî eden zat-ı azîmin heybet ve tecellîsinden o büyük taşların hareketi anında sükun ve mekânetini nazarı dikkata al” mealinde ibret verici bir nida sâdır olup o ilâhi nur, azamet ve celâlle tecellî edince Tûr’un her parçası sallanmaya başladı. Bu sırada mukaddes vadinin gül bahçesi cemâlin güzel kokularıyla dolup ve o mübarek bahçenin kuruyup kalmış olan ağaçları yeşillenerek kemâl kokuları yayıldı. Bundan sonraki olacak tecellînin eşsiz tesirlerini temaşa ve seyretmek için mukaddes vadinin her yanı melâike-i kiram ve Enbiya-ı İzam’ın ruhlarıyla doldu. Hudûstan münezzeh olan Zat-ı Celîl Musa Aleyhisselam’a hitap etti. Bu hitap bütün afâk-ı cihandan zahir olup bu sırada Allah’ın kelîmini süsleyen kelâm, kelâmı beşer gibi değildi. Bu büyük tecellîde Hazreti Musa Aleyhisselamın baştan başa vücudu kulak ve göz kesildi. Zahir gözü (his gözü) kamaştı, fikir gözü hayretle şaştı, tabiatının lisanına dilsizlik arız olup ve hissî kuvvetleri ınkıtaya uğradı.

Allah’ın kelîminin, lisanı hali “Sesler Rahman’ın heybetinden kısılmıştır.” (Taha Suresi Ayet 108) ayeti kerimesini okuyup “Musa baygın düştü”(Araf Suresi Ayet 143) ilâhî haberiyle kendisi bir hoş ve hayret oldu.

Hazreti Musa Aleyhisselam’a perdeler arkasından denildi ki: “Ey Musa! Tabiatının midesi tecelli-i ( innî ) kâsesinin şarabına tahammülsüz, gözlerinin inbiki ( erinî ) nurlarının mukabele kabiliyetine dayanıklı değildir.

Hâdis olan göz kıdem güneşinin şuasına açık değildir. İlâhi müşahede, Âdemden vücut bulmuş olan âlemde münkeşif olmaz. Muhakkak siz ölüm şarabını içmeyince ve dar-ı fenada yok olmayınca Rabbinizi göremezsiniz. Dünyada tecellî görmek ancak basiret gözüyle mümkün olup zahir gözle Mevlânın Cemâlini görmek Sahib-i Kabe Kavseyn’e müyesserdir. Bu şerefe mahlûkat içinde iyi ahlak ile yarattığımızdan başkası nail olamaz.

O, dürr-i yetim, feyz cevheri ve beşeriyetin efendisinin malıdır ki: “Yetim erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında malına yaklaşmayın.” (Enam Suresi Ayet 152) ezelî tılsımı ile menedilmişti.

Sirac’ül Vehhâc Fi Leyletil Mirâc

Sitemizin bu kısmını, Pir Abdulkâdir-i Geylânî Kaddesallahu sırruh)Hazretlerinin yazmış olduğu, İsmail Hakkı Uca’nın tercümesini yaptığı, mirac gecesini ve mirac gecesinde meydana gelen olayları bizlere aktaran, asıl adı “Sirâcül Vehhâc, Fî leyletil Mirâc” olan, Türkçe karşılığı da “Mirâc Gecesinde Doğan Güneş” olarak adlandırılan eserden faydalanılarak hazırlamış bulunuyoruz.

Eserin orijinal ismi: Sirâcül Vehhâc, Fî leyletil Mirâc

Eserin Türkçe Adı: Mirâc Gecesinde Doğan Güneş

Eserin Müellifi: Pir Abdulkâdir-i Geylânî (Kaddesallahu sırruh)

Eserin Mütercimi: İsmail Hakkı Uca

Eserin Basım yeri ve yılı: İsmail Naci Gücü yener Matbaacılık veGazetecilik T.A.Ş. Konya – 1974

ESER HAKKINDA

Eserin tam adı “Cilâü’l-hâtır fi’l-bâtın ve’z-zâhir” şeklindedir. Hâtır kişinin, özellikle de sûfînin gönül ve kalp dünyâsına ilâhî âlemden tecellî eden fikirler demektir. Bu durumda eserin adını dilimize “Bâtınî ve zâhirî konularda gönül dünyâsına yansıyan fikirlerin cilâsı” şeklinde çevirmek mümkündür.

Eserin çeşitli kütüphânelerde yazma nüshaları mevcuttur. Bunlar:

1- Kâhire Ünv. Merkez Ktp., Tasavvuf, nr.: 15741.

2- Süleymâniye Ktp., Bağdatlı Vehbî nr.: 685.

3- Süleymâniye Ktp., Reşit Efendi, nr.: 369.

4- Süleymâniye Ktp., Hacı Selim Ağa, nr.: 586.

5- İstanbul Ünv. Merkez Ktp., Arapça, nr.: 2325.

6- Şam el-Esedü’l-Vataniyye Ktp., nr.: 4849.

7- Şam el-Esedü’l-Vataniyye Ktp., nr.: 8417.

Daha önce hiçbir baskısına rastlayamadığımız Cilâü’l-hâtır, yukarıdaki sıralamada yer alan son iki yazma nüsha esas alınmak sûretiyle, Hâlid ez-Zer’î ve Abdünnâsır Sırrî tarafından tahkikli olarak Şam’da basılmıştır (1997, ikinci baskı, 232 s.).

Eser iki defâ İngilizce’ye tercüme edilmiştir:

1- Jala al-Khawatir (The Removal of Cares), terc.: Shaykh Muhtar Holland, Maktaba Nabawiya, Lahore,  târihsiz. Bu tercüme daha sonra Al-Baz Publishing tarafından Hollywood-Florida’da 1997’de tekrar basılmıştır.

2- Jila al-Khatir (Purification of the Mind), terc.: Shetha Al-Dargazelli-Louay Fatoohi, Kuala Lumpur, Malaysia, 1999.

Cilâü’l-hâtır, Abdulkâdir Geylânî’nin vaaazlarını bir araya getiren el-Fethu’r-rabbânî gibi müstakil bir derlemedir ve el-Fethu’r-rabbânî’nin âdetâ devâmı niteliğindedir. Meclislerden yâni sohbetlerden oluşmaktadır. Bu vaaz ve sohbetlerin tamâmı tasavvufla ilgilidir. İlk sohbetin târihi 9 Receb 546/1152, son meclisin târihi ise 24 Ramazan 546’dır. Başka bir deyişle Cilâü’l-hâtır Abdulkâdir Geylânî’nin yaklaşık 2,5 aylık vaazlarını bir araya getirmektedir. Vaazları derleyen şahsın kimliği belli değildir.

Tercümeye tahkikli nüshayı ve İstanbul Ünv. Merkez Kütüphânesi, Arapça Yazmalar, nr.: 2325’te kayıtlı olan 98 varaklık yazma nüshayı esas aldık. Tercümede kelimeleri mümkün olduğunca günlük telaffuza uygun şekilde yazdık ve anlaşılır bir Türkçe kullanmaya gayret ettik. Herkesin kendine has bir hitâbet üslûbu, konuşma tarzı olduğu gibi, elbette büyük vâiz ve hatip Abdulkâdir Geylânî Hazretlerinin de kendine has, oldukça tatlı ve tesir edici bir tarzı var. Eseri tercüme ederken onun üslûbunun kaybolmamasına özen gösterdik ve bu üslûbu okuyucuya hissettirmek istedik. Istılahların tercümesi şüphesiz ki, bir tercümede en önemli problemlerin başında gelir. Bu zorluğu biz de yaşadık. Bu îtibarla zaman zaman ıstılahları ve anlamı tam oturmayan bâzı kelimeleri tercüme etmek yerine, o kavram ile birlikte Türkçe’deki yakın anlamını (…) şeklinde verdik. Gerekli yerlerde dipnotta daha fazla açıklamalarda bulunduk Âyetleri bold (kalın), hadîsleri italik (yatık) harf karaterleriyle yazdık. Âyetlerin ve bulabildiğimiz hadîslerin kaynaklarını -ki, hadîslerin pek çoğunun kaynağı tahkikli nüshada gösterilmişti- dipnotlarda gösterdik. Metin arasında geçen şahısların vefat târihlerini hem hicrî hem de mîlâdî olarak belirttik. Gerek tahkikli neşrin, gerekse bizim kullandığımız yazma nüshanın meslic (sohbet) sayıları birbirine eşit değildi ve sohbetlerin başlangıç ve bitiş yerleri birbirinden farklılık gösteriyordu. Biz tercümemizdeki sohbet sayılarını belirlerken her iki kaynağı da esas aldık; böylece ortaya toplam 52 adet sohbet çıktı. Ancak bu sohbetlerin her birinin müstakil olduğunu ve birinin diğerinin devâmı olmadığını iddia etmek zor. Yine her iki kaynakta da konu başlıkları bulunmamakta. Konu başlıklarını da kendimiz koyduk. Bu başlıkların konuya en uygun başlık olduğu iddiâsında değiliz. Çünkü, incelendiğinde, bir sohbette pek çok konudan bahsedildiği görülecektir. Bu îtibarla, başlıkları verirken, onların, -bize göre- o sohbette en fazla veyâ çok çarpıcı bir şekilde üzerinde durulan konular olmasını dikkate aldık.

Yıllardan beri Abdulkâdir Geylânî’nin eserlerini, ifâdelerini okumakta, tercüme etmekte ve üzerinde çalışmaktayım. Bu cümleden olarak şunu söyleyebilirim: Hazretin gerçekten de insanı derinden etkileyen, çok tesirli, çok samîmî bir üslûbu var. Onun cümleleri insana müthiş keyif vermektedir. Bu îtibarla onun bu güzel ve kıymetli eserini, târih boyunca, tasavvufu hayat damarlarından birisi hâline getirmiş, evliyâyı her zaman büyük bir saygı ile karşılamış, “gönül” sâhibi milletimiz ile tanıştırmanın şahsıma ayrı bir haz verdiğini belirtmek isterim. Yol büyüklerinin, dünyevî ve uhrevî saâdete götüren o kutlu insanların, Hak erlerinin sohbetine, yakınlığına her zaman olduğu gibi bugün de bütün insanlığın, en başta da Müslümanların ihtiyâcı olduğunu düşünüyorum ve bu duygularla okuyucuyu Gavs-ı A’zam’ın, gönül ve kalp hastalıklarının ilacı olan o nefis sohbetleriyle başbaşa bırakıyorum.

Gayret bizden, muvaffakiyet Yüce Mevlâ’dandır.


Doç. Dr. Dilâver Gürer

Aralık 2005-Konya Gelenek Yayınları

Kaynak: Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Cilâü’l-hâtır fi’l-bâtın ve’z-zâhir

GİZLİDEN SESLER (FUTÛH’UL GAYB)

Allah’a Hamd olsun… Göze görünen ve görünmeyen bütün yaradılmışlar adedince… İlahi hükümleri ihtiva eden, Kur’an-ı Mübin’in hikmetleri kadar… Tek ve çift sayısınca Allah’a hamd olsun… İlahi saltanatın güzelliği ve Allah’ın kendini sevdiği kadar hamd olsun… Gerek zahirde ve gerekse iç alemde, her an ve her zaman Allah’a hamd olsun…

Ezelden ebede kadar Allah’ın eşi yoktur. O paktır ve kutludur.

Halkı O yarattı. Onların şeklini güzel kılan O’dur. Kader yolunu O çizdi. İnsanlara doğru yolu O gösterdi. Öldüren, dirilten Allah’tır… Allah’tır güldüren, ağlatan… O dilediğini hasta eder, isterse her felaketten insanları esirger. İsterse felakete atabilir. Veren, vermeyen O’dur.

Sema O’nun emriyle kubbesini yükseltti. Yer O’nun fermanıyla serildi. Koca dağlar ve tepeler O’nun emri ile durur ve yere hakim olur.

Hakk’ın rahmetinden kimse ümit kesemez. Yine O’nun azabından kendini emin sanan da olmamalı… Verdiği hükmün infazı bir an bile tehir edilemez. Yapılması icab eden işler, derhal yapılır. Emir yerine gelir, buna kimse mani olamaz.

Herkes O’nun kuludur, isteyen ve istemeyen O’na hizmet eder. Her yerde O övülür ve her dilde O’nun nimetinin erişmediği yer yoktur. Her yönden O’nun vechi görünür, daima dillerde şükürler okunur.

Salat ve selam Peygamberimize olsun. O büyük Peygambere uyan doğru yolu bulur. O’ndan yüz çeviren sürünür, ezilir. O büyük Peygamberin her sözü doğrudur, buna Kur’an şahittir. O büyük Peygamber dünyayı sevmiş, fakat değerinden fazla kıymet vermemiştir. O, yalnız Allah’a güvenmiş ve O’nu sevmiştir. Keza O’nun büyüklüğü sonsuzdur. Halk arasından seçilmiş ve gelişi, hakkı ve hakikatı meydana çıkarmıştır. Batıl yıkılmış, putlar yere serilmiştir. Yeryüzü O’nun nuruyla aydınlanmış ve nuru, kıyamete kadar devam edecektir.

Yine salat ve selam, o büyük Peygamberin Âline ve Ashabına olsun. Kıyamet gününe kadar O’na uyanlara olsun.

Bütün yalyarmamız Allah’adır. Sonunda O’na döneceğiz. Bizleri yaratan, besleyen, büyüten, yediren, içiren O’dur. Faydalı işleri yaratan, zararlı şeylerden bizi sakındıran O’dur.

Saydıklarımız, Allah’ın bizlere ihsan ettiği nimetlerdir. Sözlerde ve yapılan işlerde, görünen veya görünmeyen hikmetli şeyler vardır. Yaptığımız her işte, attığımız her adımda O’nun büyük yardımı vardır. Darlıkta O yetişir. Varlığın elden kaçmasına O mani olur. Darlıkta sabır, genişlikte şükür hissini veren O’dur. Çünkü O, dilediğini yapandır. İstediği hüküm vermeye kudreti yeter. Gizliyi de bilir, olanlar O’nun emriyle olur. Bütün hatalar O’nun malumudur. Kendine kulluk edeni ve asi olanı bilir.

Yalvaranları işitir, duacıların duasını kabul eder. O’na kimse kafa tutamaz. Bu hak kimseye verilmemiştir. O’nun katında şah da bir, geda da birdir.

Sonra şunu söylemek isterim ki, Allah’ın bana verdiği nimetler sayısızdır. Bunları saymakla bitiremem. Çünkü Hakk Teala şöyle buyurdu:

– “Sizde mevcut olan iyilikler Allah’tandır.”

Yine buyurdu:

– “Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz.”

O’nun nimetleri bütün halimde görünmektedir. O kadar büyük nimetlere sahibim ki, onları saymaya dilim yok. Onların şükrünü dahi yerine getirmek benim için çok uzak. Ömrüm sona erer, fakat şükür borcumu ödeyemem… Sayılar tükenir, ama nimetleri saymakla bitiremem.

İşte dile geldiği kadar söylenecek bir şey varsa, o da şu “Fütûh’ul-Gayb”dir. Bu kitap ilahi bir ihsandır. Bütün kelimeleri kalbime Hakk tarafından gelmiştir. Sözlerde benim hiçbir hakkım yoktur. Hepsi hikmettir. Kur’an ve Hadis-i Şeriflerin kaynağından akmıştır. Böyle bir nimete saip olduğum için Allah’a şükrederim.

Ancak bu sözlerin bir kabı olabilirim. Söylemek kuvvet ve kudretini veren Allah’tır. Şunu söyleyeyim ki, bu sohbetler, konuşmalar yalnız hak ve hakikatı arayanlar içindir. Bunlardan gereken faydayı ancak, Hakk yolcuları alabilir.

Doğru yolda gidenlerin ve Hakk’ı arayanların yardımcısı ALLAH’tır.
Futuh’ul Gayb Kitabını okumak için tıklayınız

Kaynak: Gavs’ul Azam Abdulkadir-i Geylani (KSA), (Futûh-ul Gayb) Gizliden Sesler

ŞEYH ABDULKÂDİR GEYLÂNÎ RAHİMEHULLAHU TEÂLÂ ALEYH’İN ESMAUL HÜSNA TERCÜMESİ MANZUM ESMÂU-L HÜSNÂ İLE KUTB-U GEYLÂNÎ ŞÖYLE DUA EDER

1.Beyt
Şera’tu Bitevhîd-il-İlâhi mubesmilâ
Seahtimu bizzikr-il-hamîdi mucemmelâ

Besmele getirmiş olduğum halde Ma’bud’umuzun Tevhidine başlıyorum. Elbette güzel övgülerle ve zikirle de tamamlayacağım.

2. Beyt
Ve eşhedu Ennallâhe lâ rabbe ğayru-Hu
Tenezzehe an hasr-il-ukûli Mukemmelâ  

Şahadet ederim ki gerçekten Allah Teâlâ’dan başka Rabb yoktur. Allah Teâlâ’nın Zât-ı Şerîfi kâmilen akılların O’nu kuşatmasından pak ve münezzehtir.

3. Beyt
Ve ersele fînâ Ahmed-el-hakki muktedâ
Nebiyyen bihi kâm-el-vucûdu ve kad halâ

Ve O Zât-ı Pâk, bizden bize hak peygamber ve önder olarak Ahmed sallallahu aleyhi ve sellem’i göndermiştir. Artık varlık Onun sebebiyle ayakta durmaktadır, dolup boşalmaktadır. 4.Beyt
Feallemenâ min kulli hayrin mueyyidin
Ve ezhara fîna-l-ilme velhilme velvelâ

Binaenaleyh O da, kuvvetli her hayrı bize öğretmiş; İlmi, hilmi ve velâyı = dostluğu bize açıklamıştır.

5.Beyt
Feyâ tâliben ızzen ve kenzen ve rif’aten 
Minallâhi fed’uhu biesmâih-il-ulâ

Ey maddi ve manevi izzeti, hazine ve yüksekliği taleb eden kimse, Öyleyse ( cidden zilletine, fakirliğine, alçaklığına, zayıflığına inanıyorsan ) âlî İsimleriyle Zât-ı Akdes Teâlâ’yı çağır.

6.
Beyt Fekul binkisârin ba’de tuhrin ve kurbetin 
Fees’eluke Allahumme nasran muaccelâ

Binaenaleyh, temizlik ve ibadetten sonra, tevazu ve kırılmakla söyle: Allah’ım! Sen’den nusreti, yardımı isterim. 

7. Beyt
Bihakkıke ya Rahmânu birrahmet-il-letî 
Ehâtat fekun lî ya Rahîmu mucemmilâ 

Kuşatıcı olan rahmetinle maddi ve manevi rızkımı dilerim ya Rahmân! Binaenaleyh bana esirgeyici ol, ihsan ettiğin halde ey Rahîm! 

8.Beyt 
Ve ya Mâliku Kuddûsu kaddis serîretî 
Ve sellim vucûdî ya Selâmu min-el-belâ

Ey tertemiz Rabb’im, Sahibim! Ruhumu = sırlarımı âfatlardan temizle. Ve ey âfatlardan Pâk ve Münezzeh! Vücudumu bütün belalardan selamete erdir ya Selâm! 

9.Beyt 
Ve ya Mu’minu heb lî emânen muhakkakâ 
Ve sitren cemîlen ya Muheyminu musbelâ 

Ya Mu’minu! Bana hakîki ve gerçek güveni bağışla. Ya Muheyminu! Güzel olan örtünü üzerime yay, benim günahlarımı ört, setr et. 

10. Beyt 
Azîzen ezil an nefsiy-ez-zulle ve ehminî 
Bi Izzike ya Cebbâru min kulli mu’dalâ 

Ey Aziz Rabb’ım! Nefsimden zilleti izale et, zor ve müşkül olan her şeyde izzetinle bana kolaylaştırarak yetiş ey Cebbâr! 

11. Beyt 
Vada’ cümlet-el-a’dâi ya Mutekebbir 
Ve ya Hâliku huz lî an-iş-şerri ma’zilâ

Bütün düşmanları alçalt ey Mutekebbir! Beni şerden alarak şerlileri benden ayır ya Hâlık! 

12.Beyt 
Ve ya Bârie-n-na’mâi zid feyda ni’metin 
Efadte aleynâ ya Musavviru evvelâ 

Nimetleri üzerime akıt, nimetleri yaratan ey Bârî! İlk kez bana sûret verdiğin gibi nimetleri sûretleştir, güzelleştir ey Musavvir! 

13.Beyt 
Racavtuke ya Ğaffâru fakbel li tevbetî 
Bikahrike ya Kahhâru şeytânî ahzilâ

Sen’den umarım ya Ğaffâr! Tevbemi = bütün ma’siyetlerden dönüşümü kabul et. Kahrınla şeytanımı beni aldatmaktan alıkoyarak rezil rüsvâ et ya Kahhâr! 

14. Beyt 
Bihakkıke ya Vehhâbu hilmen ve hikmeten 
Ve lirrizki ya Rezzâku kun lî musehhilâ 

Zâtın hakkı için ya Vehhâb, hilmi ve hikmeti ( bana bağışla )! Rızk için de ya Rezzâk bana kolaylaştırıcı ol! 

15. Beyt 
Ve bilfethi ya Fettâhu nevvir basîretî 
Ve bil’ilmi enilnî ya Alîmu tefeddulâ

Basîretimi fetih sebebiyle nurlandır ya Fettah! Fazlınla Beni ilme ulaştır ya Alîm! 

16.Beyt 
Ve ya Kâbidu-kbid kalbe kulli muânidin
Ve ya Bâsit-ubsutnî bi esrârik-el-ulâ

Her inadcının kalbini yakalayarak al ya Kâbid! Ulviyetinin esrarıyla sırlarını yay ( şerefini mahlukuna bildir ) ya Bâsıt! 

17.Beyt 
Ve ya Hâfidu-hfad kadre kulli munâfikın 
Ve ya Râfiu-rfa’nî bi ravhıke es’elâ 

Her münafıkın kadrini, şeref ve haysiyetini alçalt ya Hâfid! İmdadınla beni yükselt ya Râfi’!

18. Beyt 
Seeltuke ızzen ya Muizzu li ehlihî 
Muzillu fezellil-iz-zâlimîne muttekilâ

İzzite sadece Sen’den diledim, ehline izzet veren ya Muiz ! Zalimleri cezalayarak darmadağınık ve zelil eden ya Muzillu ! 

19. Beyt 
Felimuke kâfin ya Semîu fekun izen 
Basîran bihâlî muslihan mutekabbilâ

İlmin bana kâfidir ya Semî’ ! Halimi düzelttiğin, kabul ettiğin halde halimi görücü ol ( ya Basîr ! ) 

20.Beyt
Feyâ Hakemu Adlun bilhalkıhî 
Habîrun bimâ yahfâ ve mâ Huve Muctelâ

İsteğine göre hüküm ve kazasını icra eden ya Hakemu ! Ve icra ettiği hüküm ve kazasında adaleti gözeten ya Adlu ! Gizlide nimetlerini kuluna ulaştıran ya Latîfu ! Kulunun gizli ve aşikâr olan bütün his ve hareketlerinden haberdar olan ya Habîru ! 

21.Beyt 
Fehilmuke kasdî ya Halîmu ve umdetî 
Ve Ente Azîmun Azmu Cûdike kad alâ

Maksad ve dayanağım hilmindir ya Halîm ! Ve Sen yücesin, yüce cömerdliğinin büyüklüğü, o sonsuz cömertliğin ( insanın güzellikle vasfedebileceği sıfatlardan da ) gerçekten çok âlîdir ya Azîm ! 

22. Beyt 
Ğafûrun ve Settârun alâ kulli muznibin 
Şekûrun alâ Ahbâbihi ve muvassilâ

Her günahkâra setrini ve mağfiretini yayan, setredicisin ya Ğafûr ! Dostların az amellerine mukabil çok sayıda çok büyük ecr u mükafatı ihsan eden ya Şekûr ! ( Ne olur, beni muhabbet makamı ve ) Ahbablarına ulaştırıcı ol. 

23. Beyt 
Aliyyun ve kad a’lâ makâme Habîbihi 
Kebîrun Kesîr-ul-hayri velCûdi muczilâ

Gerçekte ( ahbablarının en ilerisi olan ) Habîbi’nin kadrini yüceltmişsindir ya Aliyyu ! Hayrının, cömertlik ve sehavetnin çokluğuyla ( büyük nimetlerini ) bollaştırdığın halde ( kadrimi büyüt ) ya Kebîru ! 

24.Beyt
Hafîzun felâ şey’e yefûtu liılmihi 
Mukîtun yukît-ul-halka a’lâ ve esfelâ

Mevcûdâtı zevalden koruyucusun ya Hafîz ! En a’lâ, en ednâ bunca mahlukâtın rızkını hazırlayıp ulaştıransın ya Mukît ! 

25.Beyt 
Fehilmuke hasbî ya Hasîbu tevellenî 
Ve Ente Celîlun kun liğammi munekkilâ 

Hilmin bana kâfidir, her işimi görüyor ya Hasîb ! Âlî ve celal sıfatlarını taşıyansın ya Celîl ! Dert ve kederlerime işkence verici ol, izâle et. 

26. Beyt
İlâhî Kerîmun Ente feekrim mevâhibî
Ve kun liaduvvî ya Rakîbu mucendilâ

Allah’ım Kerim’sin Sen ! Binaenaleyh bağışlarımı ikram buyur. Düşmanlarıma şiddet göstermiş olduğun halde beni korumanla onları azabla gözetle ya Rakîb ! 

27. Beyt
Deavtuke ya Mevlâ mucîben ilmen deâ
Kadîm-ul-atâ ya Vâsia-l-Cûdi filmelâ

Ey Ulu Mevlâ’m ! San’a yalvardım. Yalvaranlar için icabet edicisin elbet.
Bağışların kadîmdir, alemde cömertlik ve sahavetin geniştir ya Vâsi’ !

28.Beyt 
İlâhî Hakîmun Ente feahkim meşâhidi
Fevudduke indî ya Vedûdu tenezzelâ

İlâhî, Hakîmsin Sen. Duygu ve bâtınî hislerimi takviye ederek sağlam kıl ya Hakîm ! Nezdimde sevgini, aşk ve muhabbetini ( muhkemleştir, sabit kıl ) ya Vedûd, Rahmetini şifkat kanatlarını germeye tenezzül buyur !

29.Beyt 
Mecîdun feheb li-l-mecde vessa’de velvilâ
Ve ya Bâis-ub’as ceyşe nasrî muhervilâ 

En üstün şeref ve övgülerle övülensin ya Mecîd ! Binaenaleyh bana güzel övgüyü, mutluluğu, vilâyeti bağışla ya Mecîd !

Yardımcım askerleri süratle gönder ya Bâis ! 

30. Beyt 
Şehîdun ale-l-eşyâi tayyib meşâhidî 
Ve hakkik lî ya Hakk-ul-mevâride menhelâ

Her eşyanın üzerine hâzırsın; duygu ve hislerimi güzelleştir ya Şehîd ! Konak, meşreb ve varacağım yeri bana sarsılmaz kal’a gibi sabit kıl ya Hakk !

31. Beyt 
İlâhî Vekîlun Ente fakdi havâyicî 
Ve yekfî izâ kân-el-Kaviyyu Muvekkilâ 

Allah’ım, Sen benim ihtiyaclarımı gideriver ya Vekîl ! Elbette Kavî, son derece kuvvetli Zat vekîl olduğu zaman O’nun vekaleti bana kâfîdir = yeterlidir ya Vekîlu !

32.Beyt 
Metînun femettin da’fe havlî ve kuvvetî 
Eğıs ya Veliyyu abden deâke tebettulâ

Kuvvetli ve metânetlisin. Bâtınî ve zâhirî gevşekliğimin zaafiyetini, maksad ve intikalimin zayıflığını metanetli kıl ya Metînu ! Yardımıma ihdadını yetiştir ya Muğîs, ya Velî ! Bir kuldur; zillet ve ihtiyacını arz ederek San’a yalvarıyorum. 

33.Beyt 
Hamidtu hamîden hamde abdin muvahhidin 
Ve Muhsî lierzâk-il-verâ ve muaddilâ 

Ve muvahhid bir kulun övgüsüyle Sen’i övdüm ya Hamîd ! Kainatın erzakını hazırlayan, hesablayan, koruyansın ya Muhsî 

34. Beyt 
İlâhî Mubdiu-l-fethi lî Ente velhudâ 
Muîdun limâ filkevni in bâde ev halâ

İlâhî bana fethi yoktan icad eden ve kulunu hak ve gerçeğe ileten Sen’sin ya Mubdiu ! Açıkta olsun gizlide olsun kainatta eşyayı aslına iade eden Sen’sin ya Muîdu ! 

35. Beyt 
Seeltuke ya Muhyî hayâten henîeten 
Emit ya Mumîtu e’dâe dînî ve accilâ

Hoşnut bir hayatla yaşamamı Sen’den diledim ya Muhyî ! Acele olarak ( nefsimin arzularını ve maddi manevi olan ) dînimin düşmanını öldür ya Mumîtu ! 

36.Beyt 
Ve ya Hayyu ahyî meyte kalbî bizikrike 
lkadîmi fekun kayyûme sırrî muvassilâ 

Hoşnut bir yaşamla kalbimi kadîm olan zikrinle yaşat ya Hayyu ! Sırrımı ( huzura kavuşturmuş olduğun halde ) dimdik dirilt ya Kayyûmu ! 

37.Beyt
Ve ya Vâcid-el-envâri evcid meserretî 
Ve ya Mâcid-el-envâri kun lî muavvilâ

Nurları bana göster, sırlarımı sevindirerek dalgalandır ya Vâcidu ! Üstün şeref ve kereminden nurları bana yardımcı dayanak kıl ve vecdimi artır ya Mâcidu ! 

38. Beyt 
Ve ya Vâhidu mâ semme illâ Vucûduhu 
Ve ya Samedu kâm-el-vucûdu bihi alâ 

Ve orada ( Vahdet makamında) Vücudu’ndan başkası olmayan ya Vâhidu ! Mahlukun bu vücudu O’nunla yükselip varlığa ulaşmaktadır ya Samedu ! 

39. Beyt 
Ve ya Kâdiru zelbatşi ehlik aduvvenâ 
Ve Muktedirun kaddir lihussâdine-l-belâ

Ey çetin azabla sür’atle yakalayıcı ! Düşmanımızı helak et ya Kâdiru ! Hasedini bize izhar edenlere belayı takdir et ya Muktediru ! 

40.Beyt Ve kaddim lisırrî ya Mukaddimu âfinî 
Min-ed-durri fadlen ya Muahhiru Zel’ulâ 

Sırlarımın nurlarını öne geçir ya Mukaddimu ! Fazl u kerem olarak zarardan beni geri bırak, koru ya Muahhiru, âlî makam sahibi ! 

41.Beyt 
Ve esbık lene-l-hayrâti ya Evvelu evvelen
Ve ya Âhir-uhtim lî emûtu muhellilâ 

Hayr ve hayrâtı bize öne geçir, ey ilklerin İlki ya Evvelu ! Ömrümün sonunda ” Lâ ilâhe İllallah ” dediğim halde ölmemi nasib kıl ya Âhiru !

42. Beyt 
Ve ya Zâhir-uzhar lî meârifek-elletî 
Bibâtıni ğayb-il-ğaybi ya Bâtınen velâ

Ya Zâhiru ! Ma’rifetlerin cevheri olan gayb-ul-gayb’ın bâtınını bana açıver ya Bâtinu ! 

43. Beyt 
Ve ya Vâlî evli emrenâ kulle nâsıhin 
Ve ya muteâli erşid ve aslih leh-ul-velâ

İşimizi Bizzat gör ve bizi hayr dileyenlerin işini de ya Vâlî ! En doğru ve rüşd yoluna bizi irşad et, velâyeti, ( ve iyilerin ) dostluğu ( nu ) bize yararlı kıl ya Müteâlî ! 

44.Beyt
Ve ya Berru ya Rabb-el-berâyâ ve mevhib-el 
Atâyâ ve ya Tevvâbu tub ve tekabbelâ 

Umum mahluka bağışları bağışlayan ey âlemlerin Rabb’i ! İhsanıyla kulunu kucaklayan ya Berru!(Bizi terbiyenin altına al. ) Ve tevbe ve mazeretimizi kabul et, San’a dönmemizi nasib kıl ya Tevvâb!

45.Beyt 
Ve ya Muntakimu min zâlimî nufûsihim 
Lizâke Afuvvun Ente fa’tif tefaddulâ

Acil olarak zalim nefsimi yakala ya Muntakimu ! Yahud da fazl u kereminle yumuşaklık kanadını bana ger; Sen afuv edicisin ya Afuvvu ! 

46. Beyt 
Atûfun Raûfun bil’ibâdi ve Mus’ifun 
Limen kad deâ ya Mâlik-el-mulki ma’kilâ 

Gerçekte kendini emrinle dizginlemiş olduğu halde yalvaran kimsenin Sen ihtiyacını giderensin. Kuluna son derece merhamet edeci, yumuşaklıkla muamele edensin ya Mâlik-el-mulki ! 

47. Beyt 
Feelbis lenâ ya Zelcelâli celâleten 
Fecûduke bil’ikrâmi mâzâle muhtilâ 

Ve heybet libasını bize giydir. Cûd = sahavetin ve ikramın, devam eden faydalı yağmur gibidir ya Zelcelâli ! 

48.Beyt 
Ve ya Muksitu sebbit ale-l-hakki muhcetî 
Ve ya Câmiu-c-ma’li kemâlâti fi-l-melâ 

Kalb, ruh ve aklımı hak üzerine sabit kıl ya Muksitu ! Güzel ahlakta olan kemâlâtı bana topla ya Câmiu ! 

49.Beyt 
İlâhî Ğaniyyun Ente feezhib lifâkatî 
Ve Muğnin feağni fakra nefsî limâ halâ

İlâhî ! Sen mahlukundan ihtiyacsızsın. Binaenaleyh nefsimin muhtac olduğu şeylerde ihtiyac ve fakirliğini gider ya Ğanî ! 

50. Beyt 
Ve ya Mâniu-mna’nî min-ez-zenbi feşfinî 
An-is-sûi mimmâ kad ceneytu teammulâ

Kötü ahlakla ve kasdî olarak işlediğim suç ve cinayetlerden, kötülüklerden ruhumu şifâyab kıl ve beni günahlardan alıkoy ya Mâniu ! 

51. Beyt 
Ve ya Dârru kun lilhâsidîne muvebbihâ 
Ve ya Nâfiu-nfa’nî birûhin muhassilâ

Beni kıskananları kınayıcı ol ya Dârru ! İyilikleri tahsil edici ruhla beni menfaatlendir ya Nâfiu ! 

52.Beyt 
Ve ya Nûru Ent-en-Nûru fî kulli mâ bedâ 
Ve ya Hâdî kun linnûri fi-l-kalbi muş’ilâ

Zâhir olan her şeyde Sen nursun ya Nûru ! Artık nûru kalbimde alevlendirici ol ya Hâdî ! 

53.Beyt 
Bedîal-Berâyâ Ente min feydı Lutfihi 
Ve lem yebka illâ Ente Bâkin leh-ul-vilâ

Lütfunun feyzinden umum mahluku önceden benzeri olmaksızın adem = hiçlik = yokluktan yaratansın ya Bedî’ ! Sen’den başka hâkimiyet ve galibiyetle hiçbir şey kalmaz ya Bâkî ! 

54. Beyt 
Ve ya Vâris-uc’al’nî liilmike vârisen 
Ve ruşden enilnî ya Reşîdu tecemmulâ

Beni ilmine mirasçı kıl. Mahlukunun fenâsından sonra dahi Sen daimisin ya Vârisu ! Fadl u ihsan olarak beni tedbirinle maksadıma ulaştır ya Reşîdu ! 

55. Beyt 
Sabûrun ve Settârun ferrık azîmetî 
Ale-s-sabri vec’al li-htiyâren muzzemmilâ

Azablandırmak istediğinde yakalamakta acele etmeyensin ve günahları örtensin Sen. Azim ve iradelerimi sabır üzere muhkemleştir ve cüz’î irademi güzelliklere bürünmüş niyet ve iradeye çevir ya Sabûru ya settâr ! 

56.Beyt 
Biesmâik-el-Husnâ deavtuke Seyyidî 
Ve âyâtik-el-uzma-bteheltu tevessulâ 

Artık Esmâu-l-Hüsnan’la tevessül ederek yalvardığım ve büyük ayetlerinle kendimi salıvermiş olduğum halde San’a yalvardım ya Seyyidî ( Ulu Allah’ım ) ! 

57.Beyt 
Fees’eluke Allahumme Rabbî bi fadlihâ 
Feheyyi’ lenâ Mink-el-kemâle mukemmelâ 

Binaenaleyh O’nun fazlıyla Sen’den diliyorum, Allah’ım, Rabb’im ! Bizlere ( Bu kelimeyle aile efradını, meşreb kardeşlerini ve tüm Müslümanları kasdederek ) mükemmel kemâlâtları hazırla. 

58. Beyt 
Ve kâbil recâî birrıdâ Minke vekfinî 
Surûfe zamânin sırtu fîhi muhavvilâ 

Ricama Rızanla mukabele et. Beni içinde evrilip çevrildiğim zamanın olaylarından koru. 

59. Beyt 
Eğıs veşfinî min dâi nefsî vehdi lî 
İle-l-hayri ve Aslih mâ biaklî tehallelâ 

Yardım et. Her çeşit illetlerden bana şifâ ver. Beni her hayra ilet. Aklımı karıştıran şeylerden ıslah et. 

60.Beyt 
İlâhî ferham vâlideyye ve ihvetî 
Ve men bihâze-i’esmâi yed’û murettilâ

İlâhî ! Ebeveynimi, bütün kardeşlerimi, bu Esmâu-l-Hüsnâ’yı yerli yerinde okuyanları esirge. 

61.Beyt 
Ene-l-Kâdiriyy-ul-Haseniyyu Abdu-Kâdirin 
Duîtu bimuhye-d-dîni fî devhat-il-ulâ

Asılda ben hazreti Hasen’in neslinden Abdulkâdir’im. Evliyanın divanında Muhyeddîn’le tanınmışım, onunla çağırılırım. ( Burada bir Fâtiha, üç veya on bir İhlâs-ı Şerîfe Şeyh Abdulkâdir Geylânî’nin ruhuna bağışlandıktan sonra, şeyhinin vesilesiyle yahud rabıtasıyla Şeyh Abdulkâdir Geylânî’ye: ” Ya Ğavs Abdulkâdir Geylânî, ya Şeyh Muhyeddîn ! diye on bir kere, kendi sesini işittiğin halde çağırdıktan sonra himmetini dilersin. ) 

62. Beyt 
Ve salli alâ ceddi-l-Habîbi Muhammedin 
Biahlâ selâmin filvucûdi ve ekmelâ 

Allah’ım ! Ceddim hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e rahmet yağmurlarını yağdır. Varlıkta en tatlı en ekmel selamlarla Ona selâmetler ver, Es-Selâm İsminle tecellî buyur. 

63. Beyt 
Mea-l-âli vel’ashâbi cem’an mueyyedâ
Ve ba’du Fehamd-ullâhi hatmen ve evvelâ 

İlelebed âliyle ve tüm ashabıyla beraber salat selâmı berdevam et. ve bundan sonra başlangıçta ve sonuçta hamd Allah’a mahsustur. 

Kaynaklar : 
1. ÇETİN İsmail, Ahlaki Reçeteleri, Dilara Yayınları
2. GEYLÂNİ Abdulkâdir, Çeviren: Niyazi BEKİ, Sultan Yayınları İstanbul